İngilizce cümle kalıpları
Her kalıbın ne anlama geldiği, hangi üslupta kullanıldığı ve Türklerin tipik hatası Türkçe olarak anlatılıyor.
Karşılaştırma ve karşıtlık
not only … but also … B2
yalnızca … değil, aynı zamanda …
İki bilgiyi, ikincisini öne çıkararak birleştirir; Türkçedeki sadece … değil, … da yapısıdır. İki parça dilbilgisi açısından paralel olmalıdır: not only fast but also cheap. Türklerin tipik hatası, kalıp cümle başına alındığında devrik yapıyı unutmaktır: Not only he speaks… yanlış, doğrusu Not only does he speak…. Ayrıca but also yerine Türkçedeki 'ama' mantığıyla yalnızca but bırakıp also düşürmek de sık görülür; günlük dilde kabul edilse de akademik yazıda tam biçim tercih edilir.
- The new plan is not only expensive but also difficult to implement.
Yeni plan yalnızca pahalı değil, aynı zamanda uygulanması da zor. - Not only did the team finish early, but they also stayed under budget.
Ekip yalnızca erken bitirmekle kalmadı, bütçenin altında da kaldı. - Regular exercise improves not only physical health but also mood.
Düzenli egzersiz yalnızca fiziksel sağlığı değil, ruh hâlini de iyileştirir.
the more …, the more … B2
ne kadar çok …, o kadar çok …
İki değişkenin birlikte arttığını ya da azaldığını anlatır; Türkçedeki ne kadar …, o kadar … yapısıdır. Her iki yarıda da the + karşılaştırma sıfatı/zarfı gelir: the sooner, the better. Türkler Türkçeyi kelime kelime çevirip How much you read, so much you learn gibi cümleler kurar ya da the sözcüğünü atar: More you read, more you learn. Doğrusu The more you read, the more you learn.
- The more you practice, the more confident you become.
Ne kadar çok pratik yaparsan o kadar özgüvenli olursun. - The higher the price, the lower the demand.
Fiyat ne kadar yüksekse talep o kadar düşük olur. - The longer we wait, the harder it will be to fix the problem.
Ne kadar beklersek sorunu çözmek o kadar zorlaşacak.
…, whereas … B2
…, oysa / -iken …
İki durumu yan yana koyup aralarındaki farkı vurgular; Türkçedeki -iken, oysa karşılığıdır. Resmî ve akademik yazıda çok kullanılır; konuşmada yerini çoğu zaman while alır. Türkler whereas ile although arasındaki farkı karıştırır: whereas iki şeyi karşılaştırır, although ise beklentiye aykırı bir durumu (tavize) anlatır. Ayrıca whereas yalnızca cümleleri bağlar; Whereas, the results… diye cümle başında virgülle zarf gibi kullanılmaz.
- Some students prefer online classes, whereas others learn better face to face.
Bazı öğrenciler çevrim içi dersleri tercih ederken diğerleri yüz yüze daha iyi öğreniyor. - The first group improved significantly, whereas the control group showed no change.
İlk grup belirgin biçimde gelişti, oysa kontrol grubunda hiçbir değişiklik görülmedi. - Whereas the old system was slow, the new one processes data in seconds.
Eski sistem yavaşken yenisi verileri saniyeler içinde işliyor.
compared with / to … B1
… ile karşılaştırıldığında, …'e kıyasla
Bir şeyi başka bir şeyle ölçerek konuşur; Türkçedeki -e kıyasla, -e göre karşılığıdır. compared with ve compared to bu kullanımda neredeyse eş anlamlıdır. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki '-e göre' yüzünden according to kullanmaktır: According to last year, sales rose yanlış; according to 'birinin dediğine göre' demektir. Ayrıca kalıp cümle başındaysa virgülle ayrılır ve öznesi karşılaştırılan şey olmalıdır.
- Compared with last year, sales have increased by ten percent.
Geçen yıla kıyasla satışlar yüzde on arttı. - The town is quite small compared to the capital.
Kasaba başkente kıyasla oldukça küçük. - Compared with paper books, e-books are easier to carry.
Basılı kitaplarla karşılaştırıldığında e-kitapları taşımak daha kolay.
… rather than … B2
… yerine …, …'den ziyade …
İki seçenekten birini tercih ettiğimizi ya da birinin asıl doğru olduğunu söyler; Türkçedeki … yerine, …'den ziyade karşılığıdır. Paralellik önemlidir: fiil ile fiil, isim ile isim gelir: walk rather than drive. Türkler rather than ile would rather yapısını karıştırıp I rather than stay home gibi cümleler kurar; tercih bildiren yapı I would rather stay home biçimindedir. Ayrıca instead of sonrasında -ing gerekirken rather than sonrasında çoğu zaman yalın fiil gelir.
- We decided to take the train rather than fly.
Uçmak yerine trene binmeye karar verdik. - The problem is organizational rather than technical.
Sorun teknik olmaktan çok örgütsel. - Rather than complaining, try to suggest a solution.
Şikâyet etmek yerine bir çözüm önermeye çalış.
on the one hand …, on the other hand … B1
bir yandan …, öte yandan …
Bir konunun iki farklı yönünü dengeli biçimde sunar; Türkçedeki bir yandan …, diğer yandan … yapısıdır. Kompozisyon ve tartışma yazılarında çok kullanılır ve virgülle ayrılır. Türklerin tipik hatası, on the other hand kalıbını 'ayrıca, üstelik' anlamında, yani karşıtlık olmadan kullanmaktır; ek bilgi için moreover ya da in addition gerekir. Bir başka hata da kalıbı in the other hand ya da at the other hand diye yanlış edatla yazmaktır.
- On the one hand, the job pays well; on the other hand, the hours are long.
Bir yandan iş iyi para veriyor, öte yandan çalışma saatleri uzun. - City life is exciting. On the other hand, it can be very stressful.
Şehir hayatı heyecanlı. Öte yandan çok stresli de olabilir. - The plan is cheap. On the other hand, it may take years to complete.
Plan ucuz. Diğer yandan tamamlanması yıllar sürebilir.
despite / in spite of … B1
…'e rağmen
Beklentiye aykırı bir sonucu anlatır; Türkçedeki -e rağmen karşılığıdır. Bu iki kalıp edattır, ardından isim ya da -ing gelir: despite the rain, despite feeling tired. Türklerin en yaygın hatası araya of eklemektir: despite of yanlış, ya despite ya da in spite of denir. İkinci tipik hata, ardından tam cümle getirmektir: despite it was raining yanlış; bu durumda although it was raining ya da despite the fact that it was raining gerekir.
- Despite the heavy rain, the match continued.
Şiddetli yağmura rağmen maç devam etti. - In spite of feeling ill, she went to work.
Kendini hasta hissetmesine rağmen işe gitti. - Despite the fact that prices rose, demand remained strong.
Fiyatlar artmasına rağmen talep güçlü kaldı.
Neden-sonuç
so … that … B2
o kadar … ki …
Bir niteliğin derecesini ve bunun doğurduğu sonucu anlatır; Türkçedeki o kadar … ki yapısıdır. so sonrasında sıfat ya da zarf gelir: so tired that, so quickly that. Türkler so ile such ayrımını karıştırır ve so a difficult exam der; isim öbeği varsa such a difficult exam gerekir. Ayrıca Türkçedeki 'o kadar çok' yüzünden sayılamayan isimle so much, sayılabilen çoğulla so many kullanılacağı unutulur.
- The lecture was so boring that half the students fell asleep.
Ders o kadar sıkıcıydı ki öğrencilerin yarısı uyuyakaldı. - He spoke so quickly that nobody understood him.
O kadar hızlı konuştu ki kimse onu anlamadı. - There were so many applicants that the deadline was extended.
O kadar çok başvuru vardı ki son tarih uzatıldı.
such (a) … that … B2
öyle bir … ki …
so … that ile aynı anlamı taşır, ancak araya isim öbeği girer: such a good film that, such bad weather that. Türkçedeki öyle bir … ki karşılığıdır. Türklerin tipik hatası tekil sayılabilen isimde a/an tanımlığını unutmaktır: such good film yanlış, such a good film doğru. Sayılamayan ve çoğul isimlerde ise tanımlık kullanılmaz: such heavy traffic, such kind people.
- It was such a good film that we watched it twice.
Öyle güzel bir filmdi ki iki kez izledik. - We had such bad weather that the trip was cancelled.
Hava öyle kötüydü ki gezi iptal edildi. - They are such kind people that everyone trusts them.
Öyle nazik insanlar ki herkes onlara güveniyor.
due to / owing to … B1
… nedeniyle, … yüzünden
Bir sonucun nedenini isim öbeğiyle verir; Türkçedeki -den dolayı, nedeniyle karşılığıdır. Duyurularda, haberlerde ve resmî yazıda çok kullanılır. Türklerin tipik hatası, bu edatlardan sonra tam cümle getirmektir: due to it was raining yanlış; ya due to the rain ya da because it was raining denir. Cümle gerekiyorsa due to the fact that de kullanılabilir. because bağlaçtır, because of ise edattır; ikisini karıştırmamak gerekir.
- The flight was delayed due to bad weather.
Uçuş kötü hava nedeniyle ertelendi. - Owing to a technical problem, the meeting will start later.
Teknik bir sorun nedeniyle toplantı daha geç başlayacak. - Her success was largely due to hard work.
Başarısı büyük ölçüde sıkı çalışmasından kaynaklanıyordu.
…, which is why … B2
…, bu yüzden / işte bu nedenle …
Önceki cümlenin tamamını sonuca bağlar; Türkçedeki bu yüzden, işte bu nedenle karşılığıdır. Burada which tek bir ismi değil, önceki düşüncenin bütününü gösterir ve önüne virgül konur. Türkler bu yapıda that is why ile which is why arasında gidip gelir; that is why yeni bir cümle başlatır, which is why ise aynı cümleyi sürdürür. Bir başka hata da what is why gibi uydurma bir biçim kullanmaktır.
- The software is outdated, which is why it keeps crashing.
Yazılım eski, bu yüzden sürekli çöküyor. - She missed the bus, which is why she was late.
Otobüsü kaçırdı, işte bu yüzden geç kaldı. - The data were incomplete, which is why the study was repeated.
Veriler eksikti, bu nedenle çalışma tekrarlandı.
given that … / given … C1
…'i göz önünde bulundurursak, … olduğuna göre
Bilinen ya da kabul edilen bir durumu temel alarak sonuç çıkarır; Türkçedeki … olduğu düşünülürse, … olduğuna göre karşılığıdır. Ardından cümle (given that prices are high) ya da isim öbeği (given the circumstances) gelebilir. Türkler bu kalıbı edilgen bir fiil sanıp It is given that… biçimine sokar ya da given to gibi yanlış edat ekler. given that bir bağlaç gibi davranır ve kendi başına cümleyi başlatabilir.
- Given that he has no experience, he did remarkably well.
Hiç deneyimi olmadığı düşünülürse son derece iyi iş çıkardı. - Given the circumstances, the decision seems reasonable.
Koşullar göz önüne alındığında karar makul görünüyor. - Given that resources are limited, we must set priorities.
Kaynaklar sınırlı olduğuna göre öncelikleri belirlemeliyiz.
give rise to … C1
…'e yol açmak, …'e neden olmak
Bir şeyin başka bir şeyi doğurduğunu resmî ve akademik bir dille anlatır; Türkçedeki -e yol açmak, -e zemin hazırlamak karşılığıdır. Çoğu zaman sorun, tartışma, kaygı gibi soyut isimlerle kullanılır: give rise to concern. Türklerin tipik hatası, buradaki to sözcüğünü mastar eki sanıp ardından fiil getirmektir: give rise to increase yanlış; to edattır, ardından isim gelir: give rise to an increase. Aynı durum lead to ve contribute to için de geçerlidir.
- The new timetable has given rise to heated debate.
Yeni ders programı hararetli bir tartışmaya yol açtı. - Poor planning can give rise to serious delays.
Kötü planlama ciddi gecikmelere neden olabilir. - These findings give rise to several important questions.
Bu bulgular birkaç önemli soruyu gündeme getiriyor.
Koşul
unless … B1
…-medikçe, … olmazsa
Olumsuz bir koşul bildirir; anlamı kabaca if … not demektir ve Türkçedeki -medikçe, -mezse karşılığıdır. Türklerin en tipik hatası, unless zaten olumsuz anlam taşıdığı hâlde fiili de olumsuz yapmaktır: Unless you don't study, you will fail yanlış; doğrusu Unless you study, you will fail. Ayrıca koşul cümlesinde gelecek zaman kullanılmaz: unless it will rain değil, unless it rains.
- You will not pass unless you study harder.
Daha sıkı çalışmazsan geçemeyeceksin. - Unless the weather improves, the event will be cancelled.
Hava düzelmezse etkinlik iptal edilecek. - Do not call me unless it is urgent.
Acil olmadıkça beni arama.
as long as … / so long as … B1
… sürece, … şartıyla
Bir şeyin ancak belirli bir koşul sağlandıkça geçerli olduğunu anlatır; Türkçedeki -dığı sürece karşılığıdır. Türkler bu kalıbı zaman bildiren as long as (o kadar uzun) ile karıştırır ya da Türkçedeki 'sürece' yüzünden during kullanmaya çalışır: during you are careful yanlış. Koşul cümlesinde yine gelecek zaman yoktur: as long as you will pay değil, as long as you pay.
- You can borrow my car as long as you drive carefully.
Dikkatli sürdüğün sürece arabamı ödünç alabilirsin. - As long as we work together, we can solve this.
Birlikte çalıştığımız sürece bunu çözebiliriz. - The offer is valid so long as stocks last.
Teklif stoklar tükenene kadar geçerlidir.
provided (that) … / providing (that) … B2
… şartıyla, … koşuluyla
Kesin bir şart koyar ve if sözcüğünden daha resmîdir; Türkçedeki … şartıyla, … koşuluyla karşılığıdır. Sözleşmelerde, yönetmeliklerde ve resmî yazışmalarda sık görülür. Türkler bu kalıbı 'sağlamak' anlamındaki provide fiiliyle karıştırıp ardından nesne getirir: provided the documents cümlesinde anlam 'belgeleri sağladı' olur. Koşul anlamı için ardından tam bir cümle gelmelidir: provided that the documents are complete.
- You may enter the building provided that you show your ID.
Kimliğinizi göstermeniz şartıyla binaya girebilirsiniz. - The loan will be approved provided the income is sufficient.
Gelir yeterli olduğu takdirde kredi onaylanacak. - Providing that all goes well, the project will end in May.
Her şey yolunda giderse proje mayısta bitecek.
in the event of … / in the event that … C1
… durumunda, … hâlinde
Olası, çoğu zaman istenmeyen bir durum için resmî bir koşul bildirir; Türkçedeki … durumunda, … hâlinde karşılığıdır. Talimatlarda, güvenlik uyarılarında ve sözleşmelerde kullanılır. in the event of ardından isim gelir (in the event of fire), in the event that ardından cümle gelir. Türklerin tipik hatası ikisini karıştırıp in the event of it rains demek ya da event sözcüğünü 'etkinlik' anlamında sanıp kalıbı yanlış yorumlamaktır.
- In the event of fire, use the stairs.
Yangın hâlinde merdivenleri kullanın. - In the event that the flight is cancelled, you will receive a refund.
Uçuşun iptal edilmesi hâlinde ücret iadesi alacaksınız. - The contract ends automatically in the event of bankruptcy.
İflas durumunda sözleşme kendiliğinden sona erer.
Had + özne + V3 …, … would have … C1
eğer … olsaydı (geçmişte gerçekleşmemiş koşul)
Üçüncü tip koşul cümlesinin if düşürülerek kurulan devrik ve resmî biçimidir: If I had known yerine Had I known. Türkçedeki bilseydim, … olsaydı karşılığıdır ve yazı dilinde, YDS gibi sınavlarda sık çıkar. Türklerin tipik hatası, devrik yapıda if sözcüğünü de bırakmaktır: If had I known yanlış. Olumsuzda kısaltma yapılmaz: Hadn't I known değil, Had I not known.
- Had I known about the problem, I would have helped.
Sorundan haberim olsaydı yardım ederdim. - Had they left earlier, they would have caught the train.
Daha erken çıksalardı treni yakalarlardı. - Had it not been for the rain, the match would have finished.
Yağmur olmasaydı maç tamamlanırdı.
were it not for … / but for … C2
… olmasaydı, … olmasa
Bir şeyin varlığı sayesinde sonucun değiştiğini, devrik ve çok resmî bir yapıyla anlatır; Türkçedeki … olmasaydı, … sayesinde karşılığıdır. Şimdiki durum için were it not for, geçmiş için had it not been for kullanılır; daha kısa ve edebî biçimi but for dur. Türkler bu yapıda öznenin tekil olduğunu düşünüp was it not for der; koşulda doğru biçim were dir. Ardından cümle değil isim öbeği gelir.
- Were it not for your help, I would still be lost.
Senin yardımın olmasaydı hâlâ kaybolmuş olurdum. - But for the funding, the project would have failed.
Mali destek olmasaydı proje başarısız olurdu. - Were it not for tourism, the island would be very poor.
Turizm olmasa ada çok yoksul olurdu.
Vurgu ve devrik yapı
No sooner had … than … C1
… -er -mez …, tam … ki …
Bir olaydan hemen sonra başka bir olayın gerçekleştiğini vurgulu biçimde anlatır; Türkçedeki -er -mez, tam … ki karşılığıdır. Kalıp cümle başına geldiğinde yardımcı fiil özneden önce gelir ve genellikle past perfect kullanılır: No sooner had I arrived than…. Türklerin tipik hatası, devrik yapıyı unutmak (No sooner I had arrived) ve than yerine when kullanmaktır; sooner bir karşılaştırma sözcüğü olduğu için eşi than dır.
- No sooner had I sat down than the phone rang.
Oturur oturmaz telefon çaldı. - No sooner had the film started than the power went out.
Film başlar başlamaz elektrikler kesildi. - No sooner had she left than it began to rain.
O çıkar çıkmaz yağmur başladı.
Hardly / Scarcely had … when … C1
henüz … -mişti ki …
No sooner … than ile aynı anlamı taşır: bir olay biter bitmez ötekinin başladığını anlatır; Türkçedeki henüz … -mişti ki karşılığıdır. Cümle başında devrik yapı ve past perfect gerekir: Hardly had we begun when…. Türklerin tipik hatası, iki kalıbı birbirine karıştırıp Hardly … than ya da No sooner … when demektir. Kural basittir: hardly ve scarcely ile when, no sooner ile than kullanılır. Ayrıca hardly sözcüğünü 'zorlukla' anlamında sanmak da sık görülen bir yanılgıdır.
- Hardly had we started the meeting when the fire alarm went off.
Toplantıya henüz başlamıştık ki yangın alarmı çaldı. - Scarcely had he finished speaking when the audience applauded.
Konuşmasını henüz bitirmişti ki dinleyiciler alkışladı. - Hardly had the guests arrived when dinner was served.
Konuklar henüz gelmişti ki yemek servis edildi.
It is / was not until … that … C1
ancak … -ince / ancak … -de …
Bir şeyin ancak belli bir zamanda ya da olaydan sonra gerçekleştiğini vurgular; Türkçedeki ancak … -ince, … -e kadar … -medi karşılığıdır. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki 'ancak … anladım' yapısını olduğu gibi aktarıp that sonrasındaki fiili olumsuz yapmaktır: It was not until midnight that I did not finish yanlış; olumsuzluk zaten not until kısmındadır, doğrusu It was not until midnight that I finished. Daha da vurgulu biçimi devrik yapıdır: Not until midnight did I finish.
- It was not until I got home that I noticed the mistake.
Hatayı ancak eve gelince fark ettim. - It was not until the 1990s that the internet became widely available.
İnternet ancak 1990'larda yaygın olarak erişilebilir hâle geldi. - Not until the results were published did they realize the scale of the problem.
Sorunun boyutunu ancak sonuçlar yayımlanınca anladılar.
It is / was … that / who … B2
… olan …'dir; asıl … -en …
Cümlenin bir öğesini öne çıkarıp vurgulamak için kullanılan yarık cümle (cleft) yapısıdır: It was Ali who broke the window. Türkçede bu vurgu çoğu zaman sözcük sırasıyla ya da asıl, işte gibi sözcüklerle yapılır: Camı kıran Ali'ydi. Türklerin tipik hatası, vurgulanan öğe kişi olduğunda which kullanmak ya da yapıdaki it sözcüğünü düşürmektir: Was Ali who broke it yanlış. Kişi için who ya da that, diğer durumlarda that kullanılır.
- It was the manager who made the final decision.
Son kararı veren müdürdü. - It is not the price that worries me but the quality.
Beni endişelendiren fiyat değil, kalite. - It was in 2015 that the company opened its first office abroad.
Şirket yurt dışındaki ilk ofisini 2015'te açtı.
What … is / was … B2
…'in … olan şey …'dir; bana gereken …
Sözde yarık cümle (pseudo-cleft) yapısıdır; dinleyicinin dikkatini cümlenin sonuna, yeni bilgiye çeker: What I need is a long holiday. Türkçedeki bana gereken şey …, asıl istediğim … yapısına çok benzer. Türklerin tipik hatası, what yerine the thing what ya da which kullanmaktır: The thing what I need yanlış; ya What I need ya da The thing that I need denir. Yapının ardından fiil gelecekse çoğu zaman yalın fiil kullanılır: What we did was call the police.
- What I need is a few days of rest.
Bana gereken birkaç günlük dinlenme. - What surprised everyone was his calm reaction.
Herkesi şaşırtan onun sakin tepkisiydi. - What we should do is ask an expert.
Yapmamız gereken şey bir uzmana danışmak.
Only when / Only after / Only then + devrik yapı C2
ancak … -ince / ancak o zaman …
Only ile başlayan zaman ya da koşul öbeği cümle başına geldiğinde ana cümlede devrik yapı gerekir: Only when he left did I understand. Türkçedeki ancak … -ince karşılığıdır ve resmî yazıda güçlü bir vurgu sağlar. Türklerin tipik hatası, devrik yapıyı yanlış yere koymaktır: yardımcı fiil only when öbeğinin içinde değil, ana cümlede öne geçer. Only when did he leave, I understood yanlış; doğrusu Only when he left did I understand.
- Only when the lights went out did we realize how late it was.
Ne kadar geç olduğunu ancak ışıklar sönünce fark ettik. - Only after several attempts was the problem solved.
Sorun ancak birkaç denemeden sonra çözüldü. - Only then did she understand the risk.
Riski ancak o zaman anladı.
Under no circumstances / On no account + devrik yapı C1
hiçbir koşulda, asla
Kesin bir yasak ya da reddi güçlü biçimde vurgular; Türkçedeki hiçbir koşulda, ne olursa olsun karşılığıdır. Talimatlarda ve resmî uyarılarda sık görülür. Cümle başına geldiğinde devrik yapı gerekir: Under no circumstances should you open this door. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki çift olumsuzluk alışkanlığıyla fiili de olumsuz yapmaktır: Under no circumstances you should not… yanlış. Olumsuzluk zaten no sözcüğündedir; fiil olumlu kalır.
- Under no circumstances should you share your password.
Şifrenizi hiçbir koşulda paylaşmamalısınız. - On no account must the machine be left unattended.
Makine hiçbir şekilde başıboş bırakılmamalıdır. - Under no circumstances will late applications be accepted.
Geç yapılan başvurular hiçbir koşulda kabul edilmeyecek.
Görüş ve temkin (hedging)
It seems / appears that … / seem to … B1
… gibi görünüyor, görünüşe göre …
Bir yargıyı kesinlikten kaçınarak, gözleme dayalı olarak sunar; Türkçedeki görünüşe göre, … gibi görünüyor karşılığıdır. İki biçimi vardır: It seems that he is tired ve He seems to be tired. Türklerin tipik hatası iki yapıyı birleştirmektir: It seems he seems tired ya da He seems that he is tired yanlış. Ayrıca seem durum fiili olduğu için genellikle sürekli zamanda kullanılmaz: It is seeming değil, It seems.
- It seems that the meeting has been postponed.
Görünüşe göre toplantı ertelenmiş. - The new system appears to work well.
Yeni sistem iyi çalışıyor gibi görünüyor. - She seems to have forgotten our appointment.
Randevumuzu unutmuş gibi görünüyor.
be (un)likely to … / it is likely that … B2
muhtemelen …, … olası
Bir olasılığı temkinli biçimde bildirir; Türkçedeki muhtemelen, büyük olasılıkla karşılığıdır. Akademik yazıda kesin yargı yerine sıkça tercih edilir. Türklerin tipik hatası, likely sözcüğünü probably gibi zarf sanıp He will likely to come ya da He likely comes demektir. likely burada sıfattır ve be fiiliyle kullanılır: He is likely to come. Ayrıca like (sevmek, gibi) ile karıştırılmamalıdır.
- Prices are likely to rise next year.
Fiyatların gelecek yıl artması muhtemel. - It is unlikely that the project will finish on time.
Projenin zamanında bitmesi pek olası değil. - Young people are more likely to use online services.
Gençlerin çevrim içi hizmetleri kullanma olasılığı daha yüksek.
It is widely believed / thought / accepted that … C1
… olduğuna yaygın olarak inanılır / kabul edilir
Bir görüşü kişisel olarak sahiplenmeden, genel kabul olarak sunan edilgen bir kalıptır; Türkçedeki yaygın olarak … olduğuna inanılır karşılığıdır. Akademik yazıda ve haber dilinde çok kullanılır. Türklerin tipik hatası, edilgen yapıyı kurarken be fiilini atmaktır: It widely believed that yanlış. Bir başka hata, Türkçedeki 'inanılır' yüzünden It is widely believed in that diye gereksiz in eklemektir; believe in 'bir şeyin varlığına, değerine inanmak' demektir.
- It is widely believed that regular sleep improves memory.
Düzenli uykunun belleği güçlendirdiğine yaygın olarak inanılır. - It is generally accepted that early education matters.
Erken eğitimin önemli olduğu genel olarak kabul edilir. - It was once thought that the Earth was flat.
Bir zamanlar Dünya'nın düz olduğu düşünülürdü.
There is no doubt that … / There is little doubt that … B2
… olduğuna şüphe yok
Bir yargının kesin olduğunu ya da neredeyse kesin olduğunu bildirir; Türkçedeki hiç şüphe yok ki, kuşkusuz karşılığıdır. Akademik yazıda temkin için There is little doubt that (pek şüphe yok) daha sık tercih edilir. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki 'şüphe yok' yapısını aktarırken There is no doubt about that ile There is no doubt that yapısını karıştırmaktır; ilki önceki söze gönderme yapar, ikincisinden sonra yeni bir cümle gelir. Ayrıca doubt sözcüğündeki b harfi okunmaz.
- There is no doubt that technology has changed education.
Teknolojinin eğitimi değiştirdiğine şüphe yok. - There is little doubt that the climate is getting warmer.
İklimin ısındığına pek şüphe yok. - There was no doubt that she was the best candidate.
Onun en iyi aday olduğuna hiç şüphe yoktu.
as far as … is / are concerned B2
… söz konusu olduğunda, … açısından; bana kalırsa
Konuyu ya da görüşün kime ait olduğunu sınırlar: as far as I am concerned 'bana kalırsa', as far as cost is concerned 'maliyet açısından' demektir. Türklerin en tipik hatası kalıbın sonundaki is concerned kısmını atmaktır: As far as the budget, we have no problem yanlış; doğrusu As far as the budget is concerned…. Bir başka sık hata, as far as I know (bildiğim kadarıyla) ile karıştırmaktır; o kalıp bilgi sınırını anlatır.
- As far as I am concerned, the plan is acceptable.
Bana kalırsa plan kabul edilebilir. - As far as cost is concerned, the second option is better.
Maliyet söz konusu olduğunda ikinci seçenek daha iyi. - As far as the students are concerned, the exam was too long.
Öğrenciler açısından sınav fazla uzundu.
tend to … / there is a tendency to / for … B2
… eğiliminde olmak, genellikle …
Bir genellemeyi yumuşatarak sunar; 'her zaman' yerine 'genellikle' der. Türkçedeki -me eğiliminde olmak, çoğunlukla karşılığıdır ve akademik temkinin temel araçlarından biridir. Türklerin tipik hatası, tend fiilinden sonra -ing kullanmaktır: People tend buying yanlış, People tend to buy doğru. İsim biçimiyle edat değişir: a tendency to do sth ya da a tendency for sb to do sth, ama a tendency of yanlıştır.
- People tend to spend more when they shop online.
İnsanlar çevrim içi alışverişte daha çok harcama eğilimindedir. - Older employees tend to change jobs less often.
Yaşça büyük çalışanlar daha seyrek iş değiştirme eğilimindedir. - There is a tendency to underestimate small risks.
Küçük riskleri hafife alma eğilimi vardır.
… is said / thought / reported to … C1
…'in … olduğu söyleniyor / bildiriliyor
Bir bilgiyi kaynağını sahiplenmeden aktaran kişisel edilgen yapıdır: He is said to be rich. Türkçedeki -dığı söyleniyor, -mış ekiyle verilen duyulan geçmiş anlamına çok yakındır. Geçmişteki bir olay için mastar perfect olur: is said to have left. Türklerin tipik hatası, Türkçe 'söyleniyor ki' yapısını karıştırıp He is said that he is rich demektir; ya It is said that he is rich ya da He is said to be rich doğrudur.
- The castle is said to be over five hundred years old.
Kalenin beş yüz yıldan eski olduğu söyleniyor. - The suspect is reported to have left the country.
Şüphelinin ülkeyi terk ettiği bildiriliyor. - The drug is thought to reduce the risk of infection.
İlacın enfeksiyon riskini azalttığı düşünülüyor.
Akademik yazı kalıpları
It should be noted that … / It is worth noting that … C1
… belirtmek gerekir ki …; … dikkat çekicidir
Okuyucunun dikkatini önemli bir ayrıntıya, sınırlılığa ya da istisnaya çeker; Türkçe akademik metinlerdeki belirtmek gerekir ki, şunu da eklemek gerekir karşılığıdır. Türklerin tipik hatası, worth sözcüğünden sonra mastar kullanmaktır: It is worth to note yanlış, It is worth noting doğru. Bir başka hata da It should be noticed demektir; notice 'fark etmek' anlamındadır, 'belirtmek' için note kullanılır.
- It should be noted that the sample size was small.
Örneklemin küçük olduğunu belirtmek gerekir. - It is worth noting that the results differ by age group.
Sonuçların yaş grubuna göre farklılaştığı dikkat çekicidir. - It should be noted that these figures are estimates.
Bu rakamların tahmini olduğunu belirtmek gerekir.
in terms of … B2
… açısından, … bakımından
Bir değerlendirmenin hangi ölçüte göre yapıldığını belirtir; Türkçedeki … açısından, … bakımından karşılığıdır. Ardından isim ya da -ing gelir: in terms of cost, in terms of improving quality. Türklerin tipik hatası, kalıbı in term of ya da in the terms of diye yanlış yazmaktır. Ayrıca Türkçede her cümleye 'açısından' eklemek doğal olsa da İngilizcede aşırı kullanımı metni ağırlaştırır; bazen for ya da regarding daha yalındır.
- In terms of cost, the second option is cheaper.
Maliyet açısından ikinci seçenek daha ucuz. - The two cities are similar in terms of population.
İki şehir nüfus bakımından benzer. - In terms of quality, the product meets all standards.
Kalite açısından ürün tüm standartları karşılıyor.
in (the) light of … C1
… ışığında, … göz önüne alındığında
Yeni bir bilginin ya da gelişmenin bir yargıyı nasıl etkilediğini anlatır; Türkçedeki … ışığında karşılığıdır ve iki dilde de aynı mecaz kullanılır. Amerikan İngilizcesinde in light of, İngiliz İngilizcesinde in the light of daha yaygındır. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki çoğul 'bulgular ışığında' yapısından etkilenip in the lights of demek ya da edatı under the light of diye çevirmektir. Doğrusu her zaman tekil light ve in edatıdır.
- In light of these findings, the theory needs revision.
Bu bulgular ışığında kuramın gözden geçirilmesi gerekiyor. - The plan was changed in light of recent events.
Plan son gelişmeler göz önüne alınarak değiştirildi. - In light of the budget cuts, some courses were closed.
Bütçe kesintileri nedeniyle bazı dersler kapatıldı.
… can be attributed to … / attribute A to B C1
…'e bağlanabilir, …'e atfedilebilir
Bir sonucu bir nedene bağlar; Türkçedeki -e bağlamak, -e atfetmek karşılığıdır. Akademik yazıda bulguları yorumlarken çok kullanılır: The decline can be attributed to rising costs. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki 'bağlı olmak' yüzünden attributed on ya da attributed with demektir; doğru edat to dur. Ayrıca to burada edat olduğu için ardından isim ya da -ing gelir: attributed to working long hours.
- The drop in sales can be attributed to higher prices.
Satışlardaki düşüş daha yüksek fiyatlara bağlanabilir. - Researchers attribute the improvement to better training.
Araştırmacılar gelişmeyi daha iyi eğitime bağlıyor. - His success is often attributed to luck.
Başarısı çoğu zaman şansa atfedilir.
the extent to which … / to what extent … C2
…'in ne ölçüde … olduğu
Bir şeyin derecesini ya da ölçüsünü soran veya inceleyen akademik bir yapıdır; Türkçedeki ne ölçüde, ne dereceye kadar karşılığıdır. Araştırma sorularında ve amaç cümlelerinde çok görülür: This study examines the extent to which…. Türklerin tipik hatası, edatı kaydırıp the extent which ya da the extent of which demektir; doğru biçim the extent to which. Dolaylı soru olduğu için ardından gelen cümle düz sıradadır: to what extent it works, to what extent does it work değil.
- This study examines the extent to which social media affects sleep.
Bu çalışma sosyal medyanın uykuyu ne ölçüde etkilediğini inceliyor. - It is unclear to what extent the campaign has succeeded.
Kampanyanın ne ölçüde başarılı olduğu belirsiz. - We measured the extent to which students used the library.
Öğrencilerin kütüphaneyi ne ölçüde kullandığını ölçtük.
The aim of this study is to … / This study aims to … C1
Bu çalışmanın amacı …'dir; bu çalışma … amaçlamaktadır
Bir makalenin ya da tezin amacını bildiren standart akademik kalıptır; Türkçedeki bu çalışmanın amacı … -mektir karşılığıdır. Ardından mastar gelir: The aim of this study is to examine…. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki '-mek amaçlanmıştır' yapısını kelimesi kelimesine çevirip It is aimed to examine demektir; bu biçim akademik İngilizcede doğal değildir. This study aims to examine ya da This study aims at examining tercih edilmelidir.
- The aim of this study is to explore students' reading habits.
Bu çalışmanın amacı öğrencilerin okuma alışkanlıklarını incelemektir. - This paper aims to compare two teaching methods.
Bu makale iki öğretim yöntemini karşılaştırmayı amaçlamaktadır. - The present study aims to identify the main causes of stress at work.
Bu çalışma iş yerindeki stresin başlıca nedenlerini belirlemeyi amaçlamaktadır.
Resmî yazışma
I am writing to … / I am writing with regard to … B1
… amacıyla yazıyorum; … ile ilgili olarak yazıyorum
Resmî bir e-postanın ya da mektubun ilk cümlesinde yazma amacını bildirir; Türkçedeki … konusunda size yazıyorum, … hakkında bilgi almak istiyorum karşılığıdır. Ardından mastar (to apply for, to inquire about) ya da edat öbeği (with regard to your advertisement) gelir. Türklerin tipik hatası, geniş zamanla I write to… demektir; anlık bir eylem olduğu için şimdiki zaman kullanılır. Bir başka hata da with regard of ya da with regards to demektir; resmî yazıda doğru biçim with regard to dur.
- I am writing to apply for the position of research assistant.
Araştırma görevlisi pozisyonuna başvurmak için yazıyorum. - I am writing with regard to your email of 3 May.
3 Mayıs tarihli e-postanızla ilgili olarak yazıyorum. - I am writing to inquire about your summer courses.
Yaz kurslarınız hakkında bilgi almak için yazıyorum.
I would be grateful if you could … B2
… yaparsanız minnettar olurum
Resmî yazışmada kibar ve dolaylı bir rica kalıbıdır; Türkçedeki … rica ederim, … yaparsanız memnun olurum karşılığıdır. if sonrasında could ya da would gelir. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki 'memnun olurum' yüzünden I would be glad if you send gibi zaman uyumsuzluğu yapmak ya da grateful yerine thankful kullanmaktır. Ayrıca I would be grateful for… yapısında for sonrasında isim gelir: I would be grateful for your help.
- I would be grateful if you could send me the report by Friday.
Raporu cumaya kadar gönderebilirseniz minnettar olurum. - I would be grateful if you could confirm the date of the meeting.
Toplantı tarihini teyit edebilirseniz memnun olurum. - We would be grateful for any feedback you can provide.
Verebileceğiniz her türlü geri bildirim için minnettar oluruz.
Please find attached … / I have attached … B1
Ekte …'i bulabilirsiniz; … ekte sunulmuştur
E-postaya eklenen bir belgeyi bildirir; Türkçedeki ekte … sunuyorum, ekte bulabilirsiniz karşılığıdır. Kalıbın sözcük sırası alışılmışın dışındadır: Please find attached my CV. Türklerin tipik hatası, Türkçedeki 'ekte' sözcüğünü çevirip Please find in the attachment ya da In attached you can find gibi yapılar kurmaktır. Daha sade ve günümüzde çok yaygın seçenek I have attached… ya da I am attaching… biçimidir.
- Please find attached my CV and cover letter.
Ekte özgeçmişimi ve ön yazımı bulabilirsiniz. - I have attached the signed contract for your records.
İmzalı sözleşmeyi kayıtlarınız için ekledim. - Please find attached the minutes of yesterday's meeting.
Ekte dünkü toplantının tutanağını bulabilirsiniz.
I look forward to + -ing / isim B1
…'i sabırsızlıkla bekliyorum, … dört gözle bekliyorum
Resmî bir e-postanın ya da mektubun kapanışında kullanılır; Türkçedeki yanıtınızı bekliyorum, görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum karşılığıdır. Türklerin en tipik hatası, buradaki to sözcüğünü mastar eki sanıp ardından yalın fiil getirmektir: I look forward to hear from you yanlış, doğrusu I look forward to hearing from you. to burada edattır. Resmî yazıda I am looking forward to biçimi biraz daha samimi, I look forward to ise daha resmîdir.
- I look forward to hearing from you.
Cevabınızı bekliyorum. - We look forward to working with you.
Sizinle çalışmayı dört gözle bekliyoruz. - I look forward to your reply.
Yanıtınızı bekliyorum.
Should you have any questions, … C1
Herhangi bir sorunuz olursa …
If you have any questions koşulunun if düşürülerek kurulan devrik ve çok kibar biçimidir; resmî e-postaların kapanışında sık görülür. Türkçedeki herhangi bir sorunuz olması hâlinde karşılığıdır. Türklerin tipik hatası, should sözcüğünü 'gerekmek' anlamında sanıp cümleyi yanlış yorumlamak ya da if ile birlikte kullanmaktır: If should you have yanlış. should sonrasında fiil yalın hâlde kalır: Should you need, Should you require.
- Should you have any questions, please do not hesitate to contact me.
Herhangi bir sorunuz olursa benimle iletişime geçmekten çekinmeyin. - Should you require further information, please let us know.
Daha fazla bilgiye ihtiyaç duyarsanız lütfen bize bildirin. - Should the problem continue, contact our support team.
Sorun devam ederse destek ekibimizle iletişime geçin.
We regret to inform you that … C1
Üzülerek bildiririz ki …
Olumsuz bir haberi resmî ve kibar bir dille iletir; Türkçedeki üzülerek bildiririz ki karşılığıdır. Ret yazılarında, iptal ve gecikme duyurularında kullanılır. Türklerin tipik hatası regret to do ile regret doing farkını karıştırmaktır: regret to inform 'üzülerek bildirmek' (şimdi yapılan eylem), regret informing ise 'bildirdiğine pişman olmak' demektir. Ayrıca inform fiilinden sonra kişi doğrudan gelir: inform you that, inform to you değil.
- We regret to inform you that your application was unsuccessful.
Başvurunuzun olumlu sonuçlanmadığını üzülerek bildiririz. - We regret to inform you that the event has been cancelled.
Etkinliğin iptal edildiğini üzülerek bildiririz. - We regret to announce that the flight will be delayed.
Uçuşun gecikeceğini üzülerek duyururuz.