📚 Tüm ileri seviye kelime desteleri

Akademik İngilizce II: C1 seviyesi İngilizce kelimeler

Makale, tez ve YDS okuma parçalarında geçen daha ileri akademik kelimeler ve bağlaçlar. 50 kelime; her birinde örnek cümle, Türkçe anlam ve sesli dinleme.

albeit (albeit + sıfat/zarf/isim öbeği) — -se de, gerçi … ama

The economy is growing, albeit more slowly than expected.
Ekonomi, beklenenden yavaş da olsa büyüyor.

coherent — tutarlı, mantıklı, bütünlüklü

The company still lacks a coherent strategy for dealing with the crisis.
Şirketin krizle başa çıkmak için hâlâ tutarlı bir stratejisi yok.

empirical — görgül, ampirik, deneye dayalı

There is strong empirical evidence for the link between sleep and memory.
Uyku ile hafıza arasındaki bağa dair güçlü görgül kanıtlar var.

inherent (inherent in sth) — doğasında olan, içkin

There are risks inherent in any new medical treatment.
Her yeni tıbbi tedavinin doğasında riskler vardır.

mitigate (mitigate sth) — hafifletmek, azaltmak (zararı)

Planting trees can help mitigate the effects of urban heat.
Ağaç dikmek kentsel sıcaklığın etkilerini hafifletmeye yardımcı olabilir.

notion — kavram, fikir, düşünce

The study challenges the notion that intelligence is fixed at birth.
Çalışma, zekânın doğuştan sabit olduğu düşüncesine meydan okuyor.

plausible — akla yatkın, makul

The researchers offer a plausible explanation for the unusual results.
Araştırmacılar olağandışı sonuçlar için akla yatkın bir açıklama sunuyor.

underlying — temelde yatan, altta yatan

Doctors are still trying to identify the underlying cause of the disease.
Doktorlar hâlâ hastalığın altta yatan nedenini belirlemeye çalışıyor.

ambiguous — belirsiz, iki anlamlı

The wording of the question was ambiguous, so many students misunderstood it.
Sorunun ifadesi belirsizdi, bu yüzden pek çok öğrenci onu yanlış anladı.

arbitrary — keyfî, rastgele

The choice of cut-off point seems rather arbitrary.
Kesme noktasının seçimi oldukça keyfî görünüyor.

comprise (comprise sth / be comprised of sth) — -den oluşmak; oluşturmak

The committee comprises twelve members from different universities.
Komite farklı üniversitelerden on iki üyeden oluşuyor.

compile (compile sth) — derlemek, toplamak

The data were compiled from hospital records over a ten-year period.
Veriler on yıllık bir dönemde hastane kayıtlarından derlendi.

conversely — tersine, buna karşılık

Higher prices reduce demand; conversely, lower prices increase it.
Yüksek fiyatlar talebi azaltır; tersine, düşük fiyatlar talebi artırır.

deviate (deviate from sth) — sapmak, ayrılmak

The final design deviated significantly from the original plan.
Son tasarım orijinal plandan önemli ölçüde saptı.

discrete — ayrık, ayrı ayrı, kesikli

The process can be divided into four discrete stages.
Süreç dört ayrı aşamaya bölünebilir.

erode (erode sth) — aşındırmak; zamanla zayıflatmak

Repeated scandals have eroded public trust in the institution.
Tekrarlanan skandallar kuruma duyulan kamu güvenini zamanla zayıflattı.

explicit — açık, açıkça belirtilmiş

The instructions were explicit: no phones in the exam room.
Talimatlar açıktı: sınav salonunda telefon yok.

implicit — örtük, üstü kapalı, dolaylı

There was an implicit criticism of the manager in her remarks.
Sözlerinde müdüre yönelik üstü kapalı bir eleştiri vardı.

hence — bu yüzden, bundan dolayı

The sample was very small; hence, the results should be treated with caution.
Örneklem çok küçüktü; bu yüzden sonuçlara temkinle yaklaşılmalı.

thereby — böylece, bu yolla

The company cut its prices, thereby attracting thousands of new customers.
Şirket fiyatlarını düşürdü ve böylece binlerce yeni müşteri çekti.

whereby — ki onunla, … sayesinde (aracılığıyla)

They introduced a system whereby students can choose their own topics.
Öğrencilerin kendi konularını seçebildiği bir sistem getirdiler.

notwithstanding — -e karşın, -e rağmen (çok resmî)

Notwithstanding these limitations, the study makes an important contribution.
Bu sınırlılıklara rağmen çalışma önemli bir katkı sunuyor.

paradigm — paradigma, model, örnek

The discovery led to a paradigm shift in the field of genetics.
Keşif genetik alanında bir paradigma değişimine yol açtı.

preliminary — ön, ilk, hazırlık niteliğinde

Preliminary results suggest that the vaccine is effective.
İlk sonuçlar aşının etkili olduğunu gösteriyor.

prevalent (prevalent among/in sth) — yaygın

The condition is more prevalent among older women.
Bu rahatsızlık yaşlı kadınlar arasında daha yaygındır.

rationale (the rationale for/behind sth) — gerekçe, mantık

The authors explain the rationale behind their choice of method.
Yazarlar yöntem seçimlerinin gerekçesini açıklıyor.

robust — sağlam, güvenilir (bulgu, yöntem)

The findings remained robust after controlling for income.
Bulgular gelir kontrol edildikten sonra da sağlam kaldı.

scrutiny (come under scrutiny / be subject to scrutiny) — sıkı inceleme, mercek altına alma

The company's accounts came under close scrutiny after the scandal.
Şirketin hesapları skandalın ardından sıkı bir incelemeye alındı.

substantiate (substantiate sth) — kanıtlarla desteklemek, doğrulamak

The journalist could not substantiate her claims with any documents.
Gazeteci iddialarını hiçbir belgeyle kanıtlayamadı.

tentative — geçici, kesinleşmemiş, temkinli (sonuç)

The two sides reached a tentative agreement late last night.
İki taraf dün gece geç saatte geçici bir anlaşmaya vardı.

undermine (undermine sth) — zayıflatmak, baltalamak, temelini sarsmak

Constant criticism can undermine a child's self-confidence.
Sürekli eleştiri bir çocuğun özgüvenini zayıflatabilir.

validate (validate sth) — doğrulamak, geçerliliğini kanıtlamak

The model was validated using data from three other countries.
Model başka üç ülkeden gelen verilerle doğrulandı.

viable — uygulanabilir, yaşayabilir

Solar power has become a viable alternative to fossil fuels.
Güneş enerjisi fosil yakıtlara uygulanabilir bir alternatif hâline geldi.

warrant (warrant sth) — haklı kılmak, gerektirmek; arama/tutuklama emri

The results are interesting enough to warrant further investigation.
Sonuçlar daha fazla araştırmayı gerektirecek kadar ilginç.

inference (draw/make an inference from sth) — çıkarım

It is difficult to draw firm inferences from such a small sample.
Bu kadar küçük bir örneklemden kesin çıkarımlar yapmak zor.

discrepancy (a discrepancy between A and B) — tutarsızlık, uyuşmazlık, fark

There is a large discrepancy between the two sets of figures.
İki veri seti arasında büyük bir tutarsızlık var.

corroborate (corroborate sth) — doğrulamak, desteklemek

Two witnesses corroborated the driver's account of the accident.
İki tanık sürücünün kazaya ilişkin anlatımını doğruladı.

extrapolate (extrapolate from sth (to sth)) — (eldeki veriden) genellemek, ileriye yönelik tahmin yürütmek

We cannot simply extrapolate from these results to the whole population.
Bu sonuçları doğrudan tüm nüfusa genelleyemeyiz.

feasible — yapılabilir, uygulanabilir

The engineers are studying whether the bridge project is technically feasible.
Mühendisler köprü projesinin teknik olarak yapılabilir olup olmadığını inceliyor.

intrinsic — özünde olan, içsel

Students with high intrinsic motivation tend to learn more deeply.
İçsel motivasyonu yüksek öğrenciler daha derinlemesine öğrenme eğilimindedir.

salient — göze çarpan, en önemli

The report summarizes the salient points of the debate.
Rapor tartışmanın en önemli noktalarını özetliyor.

pivotal — kilit, belirleyici

Small farmers played a pivotal role in the region's economic recovery.
Küçük çiftçiler bölgenin ekonomik toparlanmasında kilit bir rol oynadı.

nuance — nüans, ince anlam farkı

A good translator must be sensitive to every nuance of meaning.
İyi bir çevirmen anlamın her nüansına duyarlı olmalıdır.

anomaly — anormallik, aykırılık

The sudden drop in temperature was a statistical anomaly.
Sıcaklıktaki ani düşüş istatistiksel bir aykırılıktı.

caveat — uyarı, çekince

The results are encouraging, with one important caveat: the study lasted only six weeks.
Sonuçlar umut verici, ancak önemli bir çekinceyle: çalışma yalnızca altı hafta sürdü.

juxtapose (juxtapose A with B) — yan yana koymak (karşılaştırmak için)

The exhibition juxtaposes old photographs with modern images of the same streets.
Sergi eski fotoğrafları aynı sokakların günümüz görüntüleriyle yan yana koyuyor.

elucidate (elucidate sth) — aydınlatmak, açıklığa kavuşturmak

Further research is needed to elucidate the role of this gene.
Bu genin rolünü aydınlatmak için daha fazla araştırma gerekiyor.

postulate (postulate sth / postulate that …) — varsaymak, öne sürmek (kanıtlanmamış bir ilke olarak)

Some scientists postulate that life began near deep-sea vents.
Bazı bilim insanları yaşamın derin deniz bacalarının yakınında başladığını öne sürüyor.

proliferate — hızla çoğalmak, yayılmak

Fake news websites have proliferated in recent years.
Sahte haber siteleri son yıllarda hızla çoğaldı.

ubiquitous — her yerde bulunan, yaygın

Smartphones have become ubiquitous in everyday life.
Akıllı telefonlar gündelik hayatta her yerde karşımıza çıkar hâle geldi.

🧠 Bu desteyi aralıklı tekrarla çalış

🕊️ Dilmaçım ile ücretsiz İngilizce öğren →