📚 Tüm ileri seviye kelime desteleri
Bilim ve sağlık: C1 seviyesi İngilizce kelimeler
Tıp araştırması, hastalıklar, bağışıklık, genetik ve halk sağlığının gazete ve YDS kelimeleri. 50 kelime; her birinde örnek cümle, Türkçe anlam ve sesli dinleme.
research (research into/on sth; research sth) — araştırma; araştırmak
Research into sleep disorders has expanded rapidly over the past decade.
Uyku bozukluklarına yönelik araştırmalar son on yılda hızla genişledi.
hypothesis (test / support / reject a hypothesis) — hipotez, varsayım
The team designed a simple experiment to test their hypothesis.
Ekip hipotezlerini sınamak için basit bir deney tasarladı.
outbreak (an outbreak of sth) — salgın (ani başlangıç), patlak verme
Health officials traced the outbreak of food poisoning to a single restaurant.
Sağlık yetkilileri gıda zehirlenmesi salgınının kaynağını tek bir restorana kadar izledi.
immune (be immune to sth; the immune system) — bağışık; bağışıklıkla ilgili
Regular sleep helps keep the immune system strong.
Düzenli uyku bağışıklık sistemini güçlü tutmaya yardımcı olur.
gene — gen
Scientists have identified a gene linked to an increased risk of heart disease.
Bilim insanları kalp hastalığı riskinin artmasıyla bağlantılı bir gen belirledi.
side effect (have side effects) — yan etki
The most common side effect of the medicine is mild drowsiness.
İlacın en yaygın yan etkisi hafif uyuşukluktur.
clinical trial (conduct / run a clinical trial) — klinik deney, klinik çalışma
The new drug is still in the final phase of clinical trials.
Yeni ilaç hâlâ klinik deneylerin son aşamasında.
vaccine (a vaccine against sth) — aşı
Researchers hope to develop a vaccine against the virus within two years.
Araştırmacılar iki yıl içinde virüse karşı bir aşı geliştirmeyi umuyor.
pathogen — patojen, hastalık etkeni
Bacteria, viruses and fungi can all act as pathogens.
Bakteriler, virüsler ve mantarların hepsi patojen olarak davranabilir.
contagious — bulaşıcı (temasla)
Measles is one of the most contagious diseases known.
Kızamık bilinen en bulaşıcı hastalıklardan biridir.
symptom (show / develop symptoms) — belirti, semptom
Many patients show no symptoms in the early stages of the disease.
Pek çok hasta hastalığın erken evrelerinde hiçbir belirti göstermez.
diagnosis (make a diagnosis; diagnose sb with sth) — teşhis, tanı
Early diagnosis greatly improves the chances of successful treatment.
Erken teşhis başarılı tedavi şansını büyük ölçüde artırır.
chronic — kronik, süregen
Chronic stress can weaken the body's defenses over time.
Kronik stres zamanla vücudun savunmasını zayıflatabilir.
prevalence (the prevalence of sth) — yaygınlık, görülme sıklığı
The prevalence of obesity among children has risen sharply.
Çocuklar arasında obezitenin yaygınlığı keskin biçimde arttı.
epidemic — salgın (yaygın), epidemi
The region faced a cholera epidemic after the floods.
Bölge sellerden sonra bir kolera salgınıyla karşılaştı.
antibody — antikor
The body produces antibodies to fight off the infection.
Vücut enfeksiyonla savaşmak için antikor üretir.
antibiotic — antibiyotik
Antibiotics are ineffective against viral infections such as the common cold.
Antibiyotikler soğuk algınlığı gibi viral enfeksiyonlara karşı etkisizdir.
drug resistance — ilaç direnci
The overuse of antibiotics has accelerated drug resistance in many bacteria.
Antibiyotiklerin aşırı kullanımı birçok bakteride ilaç direncini hızlandırdı.
mutation — mutasyon
A single mutation can change how a virus spreads.
Tek bir mutasyon bir virüsün nasıl yayıldığını değiştirebilir.
genome — genom
Sequencing a human genome is now faster and cheaper than ever.
Bir insan genomunun dizilenmesi artık her zamankinden daha hızlı ve ucuz.
inherit (inherit sth from sb) — kalıtımla almak; miras almak
She inherited a rare blood disorder from her father.
Babasından nadir bir kan hastalığı kalıtımla geçti.
susceptible (be susceptible to sth) — yatkın, kolay etkilenen
Older adults are more susceptible to infections in winter.
Yaşlı yetişkinler kışın enfeksiyonlara daha yatkındır.
placebo — plasebo, etkisiz ilaç
Half of the volunteers were given a placebo instead of the real drug.
Gönüllülerin yarısına gerçek ilaç yerine plasebo verildi.
dose (a high / low dose of sth) — doz
Do not exceed the recommended daily dose.
Önerilen günlük dozu aşmayın.
prescribe (prescribe sth for sth / to sb) — reçete etmek, (ilaç) yazmak
The doctor prescribed a mild painkiller for her headaches.
Doktor baş ağrıları için ona hafif bir ağrı kesici yazdı.
therapy — tedavi, terapi
Physical therapy helped him walk again after the accident.
Fizik tedavi kazadan sonra yeniden yürümesine yardımcı oldu.
recovery (make a full recovery) — iyileşme; toparlanma
Most patients make a full recovery within a few weeks.
Hastaların çoğu birkaç hafta içinde tamamen iyileşir.
malnutrition — yetersiz beslenme
Malnutrition in early childhood can affect brain development.
Erken çocuklukta yetersiz beslenme beyin gelişimini etkileyebilir.
sedentary (a sedentary lifestyle) — hareketsiz, oturarak geçen
A sedentary lifestyle increases the risk of many chronic diseases.
Hareketsiz bir yaşam tarzı pek çok kronik hastalığın riskini artırır.
life expectancy — ortalama yaşam süresi, beklenen ömür
Life expectancy has increased significantly thanks to better sanitation.
Daha iyi sanitasyon sayesinde ortalama yaşam süresi önemli ölçüde arttı.
mortality (infant mortality; mortality rate) — ölüm oranı; ölümlülük
Infant mortality fell dramatically in the second half of the century.
Bebek ölüm oranı yüzyılın ikinci yarısında çarpıcı biçimde düştü.
peer review — hakem değerlendirmesi
The paper was rejected after peer review revealed serious flaws in the method.
Hakem değerlendirmesi yöntemde ciddi kusurlar ortaya çıkarınca makale reddedildi.
replicate — (deneyi/sonucu) tekrarlamak, yinelemek
Other laboratories were unable to replicate the original results.
Diğer laboratuvarlar ilk sonuçları tekrarlayamadı.
breakthrough (a breakthrough in sth) — çığır açan buluş, atılım
The discovery was hailed as a major breakthrough in cancer treatment.
Buluş kanser tedavisinde büyük bir atılım olarak karşılandı.
tissue — doku
The scan showed that the surrounding tissue was healthy.
Tarama çevredeki dokunun sağlıklı olduğunu gösterdi.
transplant (an organ transplant; a kidney transplant) — nakil; nakletmek
He has been waiting for a kidney transplant for three years.
Üç yıldır böbrek nakli bekliyor.
inflammation — iltihap, enflamasyon
The cream reduces inflammation and relieves itching.
Krem iltihabı azaltır ve kaşıntıyı giderir.
cure (a cure for sth; cure sb of sth) — şifa, çare; iyileştirmek
There is still no cure for the common cold.
Soğuk algınlığının hâlâ bir çaresi yok.
disorder (an eating / sleep disorder) — bozukluk, rahatsızlık
Anxiety disorders are among the most common mental health problems.
Kaygı bozuklukları en yaygın ruh sağlığı sorunları arasındadır.
quarantine (be in / under quarantine) — karantina; karantinaya almak
Travelers from the affected area were placed in quarantine for two weeks.
Etkilenen bölgeden gelen yolcular iki hafta karantinaya alındı.
transmit (transmit sth to sb) — bulaştırmak, aktarmak
The virus is mainly transmitted through close contact.
Virüs esas olarak yakın temas yoluyla bulaşır.
fatal — ölümcül
If left untreated, the infection can be fatal.
Tedavi edilmezse enfeksiyon ölümcül olabilir.
metabolism — metabolizma
Metabolism tends to slow down as people get older.
İnsanlar yaşlandıkça metabolizma yavaşlama eğilimindedir.
hormone — hormon
Stress hormones prepare the body to react quickly to danger.
Stres hormonları vücudu tehlikeye hızla tepki vermeye hazırlar.
control group — kontrol grubu
Participants in the control group did not receive any treatment.
Kontrol grubundaki katılımcılar hiçbir tedavi almadı.
nutrient — besin öğesi
Leafy vegetables are rich in essential nutrients such as iron.
Yapraklı sebzeler demir gibi temel besin öğeleri bakımından zengindir.
onset (the onset of sth) — (hastalığın) başlangıcı, ortaya çıkışı
Regular exercise may delay the onset of memory problems.
Düzenli egzersiz hafıza sorunlarının başlangıcını geciktirebilir.
contract (contract a disease / an infection) — sözleşme
He contracted malaria while working in a remote village.
Uzak bir köyde çalışırken sıtmaya yakalandı.
underlying condition — altta yatan hastalık, kronik rahatsızlık
Patients with underlying conditions face a higher risk of complications.
Altta yatan hastalığı olanlar daha yüksek komplikasyon riskiyle karşı karşıyadır.
relapse (suffer a relapse) — (hastalığın) nüksetmesi; nüksetmek
She suffered a relapse a few months after finishing treatment.
Tedaviyi bitirdikten birkaç ay sonra hastalığı nüksetti.