📚 Tüm ileri seviye kelime desteleri

Çevre ve doğa: B2 seviyesi İngilizce kelimeler

İklim, kirlilik, enerji, ekosistem ve doğa korumanın haber ve YDS kelimeleri. 50 kelime; her birinde örnek cümle, Türkçe anlam ve sesli dinleme.

emission (carbon / greenhouse gas emissions) — salım, emisyon

The city aims to cut its carbon emissions by half by 2040.
Şehir karbon salımını 2040'a kadar yarıya indirmeyi hedefliyor.

drought (a severe / prolonged drought) — kuraklık

A prolonged drought has destroyed most of the wheat harvest.
Uzun süren kuraklık buğday hasadının çoğunu yok etti.

renewable (renewable energy / sources) — yenilenebilir

Renewable sources now provide a third of the country's electricity.
Yenilenebilir kaynaklar artık ülkenin elektriğinin üçte birini sağlıyor.

habitat (natural habitat; habitat loss) — yaşam alanı, habitat

Habitat loss is the main threat to many bird species.
Yaşam alanı kaybı pek çok kuş türü için başlıca tehdittir.

deplete (deplete sth; be depleted) — tüketmek, azaltmak (kaynağı)

Intensive farming has depleted the soil of important minerals.
Yoğun tarım topraktaki önemli mineralleri tüketti.

sustainable (sustainable development / growth) — sürdürülebilir

The project promotes sustainable tourism in mountain villages.
Proje dağ köylerinde sürdürülebilir turizmi teşvik ediyor.

carbon footprint (reduce your carbon footprint) — karbon ayak izi

Flying less is one of the easiest ways to reduce your carbon footprint.
Daha az uçmak karbon ayak izini azaltmanın en kolay yollarından biridir.

greenhouse gas — sera gazı

Methane is a far more powerful greenhouse gas than carbon dioxide.
Metan, karbondioksitten çok daha güçlü bir sera gazıdır.

fossil fuel — fosil yakıt

The region still depends heavily on fossil fuels such as coal and oil.
Bölge hâlâ kömür ve petrol gibi fosil yakıtlara büyük ölçüde bağımlı.

deforestation — ormansızlaşma, orman tahribatı

Deforestation has led to severe soil erosion in the valley.
Ormansızlaşma vadide ciddi toprak erozyonuna yol açtı.

biodiversity — biyoçeşitlilik

Wetlands support a remarkable level of biodiversity.
Sulak alanlar dikkat çekici düzeyde biyolojik çeşitliliği barındırır.

endangered (an endangered species) — nesli tehlikede olan

The snow leopard is listed as an endangered species in several countries.
Kar leoparı birçok ülkede nesli tehlikede olan türler arasında yer alıyor.

extinction (be on the brink of extinction) — neslin tükenmesi

Several frog species are on the brink of extinction.
Birçok kurbağa türü yok olmanın eşiğinde.

pollutant — kirletici madde

Factories must now monitor the pollutants they release into rivers.
Fabrikalar artık nehirlere bıraktıkları kirletici maddeleri izlemek zorunda.

contaminate (contaminate sth with sth) — kirletmek, bulaştırmak (zararlı maddeyle)

Chemicals from the old mine contaminated the local water supply.
Eski madenden gelen kimyasallar yerel su kaynağını kirletti.

landfill — çöp depolama alanı

Most plastic waste still ends up in landfill.
Plastik atıkların çoğu hâlâ çöp depolama alanlarına gidiyor.

recycle — geri dönüştürmek

Glass can be recycled again and again without losing quality.
Cam kalite kaybetmeden defalarca geri dönüştürülebilir.

ecosystem — ekosistem

Even small changes in temperature can disrupt a fragile ecosystem.
Sıcaklıktaki küçük değişiklikler bile kırılgan bir ekosistemi bozabilir.

conservation (wildlife conservation; energy conservation) — doğa koruma; (kaynak) tasarrufu

Local volunteers play a key role in conservation efforts.
Yerel gönüllüler koruma çalışmalarında önemli rol oynuyor.

wildlife — yaban hayatı

The national park is home to a wide variety of wildlife.
Milli park çok çeşitli yaban hayatına ev sahipliği yapıyor.

species — (canlı) tür

Scientists discovered three new species of insects in the forest.
Bilim insanları ormanda üç yeni böcek türü keşfetti.

erosion (soil / coastal erosion) — erozyon, aşınma

Planting trees on the slopes helps prevent soil erosion.
Yamaçlara ağaç dikmek toprak erozyonunu önlemeye yardımcı olur.

desertification — çölleşme

Overgrazing is a major cause of desertification in dry regions.
Aşırı otlatma kurak bölgelerde çölleşmenin başlıca nedenlerinden biridir.

glacier — buzul

Mountain glaciers are melting faster than scientists predicted.
Dağ buzulları bilim insanlarının öngördüğünden daha hızlı eriyor.

sea level (rising sea levels) — deniz seviyesi

Rising sea levels threaten many low-lying coastal towns.
Yükselen deniz seviyesi alçak kıyı kasabalarının çoğunu tehdit ediyor.

scarcity (water scarcity) — kıtlık, azlık

Water scarcity is becoming a serious problem for farmers in the south.
Su kıtlığı güneydeki çiftçiler için ciddi bir sorun hâline geliyor.

irrigation (an irrigation system) — sulama (tarımsal)

Modern irrigation systems use far less water than traditional methods.
Modern sulama sistemleri geleneksel yöntemlerden çok daha az su kullanır.

groundwater — yeraltı suyu

Farmers have pumped so much groundwater that wells are drying up.
Çiftçiler o kadar çok yeraltı suyu çekti ki kuyular kuruyor.

offset (offset sth; carbon offset) — telafi etmek, dengelemek

The company plants trees to offset the emissions from its flights.
Şirket uçuşlarından kaynaklanan salımı telafi etmek için ağaç dikiyor.

curb (curb sth) — dizginlemek, sınırlamak

The city council introduced new rules to curb air pollution in the city center.
Belediye şehir merkezindeki hava kirliliğini sınırlamak için yeni kurallar getirdi.

phase out (phase sth out) — aşamalı olarak kaldırmak

The country plans to phase out coal power plants by 2035.
Ülke kömür santrallerini 2035'e kadar aşamalı olarak kapatmayı planlıyor.

carbon neutral — karbon nötr

The university wants to become carbon neutral within ten years.
Üniversite on yıl içinde karbon nötr olmak istiyor.

solar panel — güneş paneli

More households are installing solar panels on their roofs.
Giderek daha fazla hane çatısına güneş paneli kuruyor.

wind turbine — rüzgâr türbini

Hundreds of wind turbines have been built along the coast.
Kıyı boyunca yüzlerce rüzgâr türbini inşa edildi.

biodegradable — doğada çözünebilen

These bags are made from biodegradable materials.
Bu poşetler doğada çözünebilen malzemelerden yapılıyor.

single-use (single-use plastics) — tek kullanımlık

Many cafes have stopped offering single-use cups.
Birçok kafe tek kullanımlık bardak vermeyi bıraktı.

toxic (toxic waste / chemicals) — zehirli, toksik

The river was polluted with toxic waste from a nearby factory.
Nehir yakındaki bir fabrikadan gelen zehirli atıklarla kirlenmişti.

hazardous (hazardous waste / materials) — tehlikeli, zararlı

Hazardous materials must be stored in sealed containers.
Tehlikeli maddeler kapalı kaplarda saklanmalıdır.

smog — duman ve sis karışımı kirli hava, smog

Thick smog forced schools in the city to close for two days.
Yoğun kirli hava şehirdeki okulları iki gün kapanmaya zorladı.

acid rain — asit yağmuru

Acid rain damaged forests and lakes across the region.
Asit yağmuru bölgenin dört bir yanındaki ormanlara ve göllere zarar verdi.

ozone layer — ozon tabakası

The ozone layer protects the Earth from harmful ultraviolet radiation.
Ozon tabakası Dünya'yı zararlı morötesi ışınlardan korur.

heatwave — sıcak hava dalgası

The summer heatwave pushed temperatures above 40 degrees.
Yaz sıcak hava dalgası sıcaklıkları 40 derecenin üzerine çıkardı.

wildfire — orman yangını

Strong winds helped the wildfire spread across the hills.
Kuvvetli rüzgâr orman yangınının tepelere yayılmasına neden oldu.

poaching — kaçak avcılık

Poaching remains a serious threat to elephants and rhinos.
Kaçak avcılık filler ve gergedanlar için ciddi bir tehdit olmayı sürdürüyor.

predator — yırtıcı hayvan, avcı

Without natural predators, the deer population grew rapidly.
Doğal avcıları olmayınca geyik nüfusu hızla arttı.

migration (seasonal migration) — göç

Changes in temperature are affecting the timing of bird migration.
Sıcaklık değişimleri kuş göçünün zamanlamasını etkiliyor.

exploit (exploit natural resources) — istismar etmek, sömürmek; (açığı) kullanmak

The region's forests have been exploited for timber for decades.
Bölgenin ormanları on yıllardır kereste için sömürülüyor.

preserve (preserve sth for future generations) — korumak, muhafaza etmek

The park was created to preserve the area's unique landscape.
Park bölgenin eşsiz manzarasını korumak için kuruldu.

overfishing — aşırı avlanma (balık)

Overfishing has caused cod stocks to collapse in some seas.
Aşırı avlanma bazı denizlerde morina stoklarının çökmesine yol açtı.

compost — kompost, organik gübre; kompost yapmak

Kitchen scraps can be turned into compost for the garden.
Mutfak artıkları bahçe için komposta dönüştürülebilir.

🧠 Bu desteyi aralıklı tekrarla çalış

🕊️ Dilmaçım ile ücretsiz İngilizce öğren →