📚 Tüm ileri seviye kelime desteleri

Toplum ve gündelik yaşam: B2 seviyesi İngilizce kelimeler

Aile, kent yaşamı, nesiller, eşitsizlik, gönüllülük ve sosyal ilişkiler üzerine metinlerin temel kelimeleri. 50 kelime; her birinde örnek cümle, Türkçe anlam ve sesli dinleme.

community — topluluk, cemiyet; mahalle halkı

The local community raised money to repair the old library.
Yerel topluluk eski kütüphaneyi onarmak için para topladı.

urbanization — kentleşme

Rapid urbanization has put pressure on housing and transport.
Hızlı kentleşme konut ve ulaşım üzerinde baskı oluşturdu.

volunteer (volunteer for sth / to do sth) — gönüllü; gönüllü olarak çalışmak

Every weekend she volunteers at an animal shelter.
Her hafta sonu bir hayvan barınağında gönüllü olarak çalışıyor.

inequality — eşitsizlik

Income inequality has widened in many cities over the past decade.
Son on yılda birçok şehirde gelir eşitsizliği arttı.

welfare — refah, esenlik; sosyal yardım

The charity works to improve the welfare of children in poor neighborhoods.
Hayır kurumu yoksul mahallelerdeki çocukların refahını iyileştirmek için çalışıyor.

generation — nesil, kuşak

The younger generation spends much more time online than their parents did.
Genç kuşak internette ebeveynlerinin harcadığından çok daha fazla zaman geçiriyor.

commute (commute to/from sth) — işe gidip gelmek; işe gidiş geliş yolculuğu

He commutes to work by train every day.
Her gün işe trenle gidip geliyor.

tolerance (tolerance of/for sth) — hoşgörü; dayanıklılık

Living in a diverse city teaches people tolerance of different lifestyles.
Çeşitlilik içeren bir şehirde yaşamak insanlara farklı yaşam tarzlarına karşı hoşgörüyü öğretir.

diversity — çeşitlilik

The school is proud of the cultural diversity of its students.
Okul öğrencilerinin kültürel çeşitliliğiyle gurur duyuyor.

poverty — yoksulluk

Thousands of families in the region still live in poverty.
Bölgede binlerce aile hâlâ yoksulluk içinde yaşıyor.

household — hane, ev halkı

The average household now owns more than three digital devices.
Ortalama bir hane artık üçten fazla dijital cihaza sahip.

migration — göç

Rural-to-urban migration has changed the structure of many villages.
Kırdan kente göç birçok köyün yapısını değiştirdi.

suburb — banliyö, şehir dışındaki yerleşim bölgesi

Many young families are moving from the city center to the suburbs.
Birçok genç aile şehir merkezinden banliyölere taşınıyor.

neighborhood — mahalle, semt

It is a quiet neighborhood with a park and a few small shops.
Parkı ve birkaç küçük dükkânı olan sakin bir mahalle.

charity — hayır kurumu; hayırseverlik

All the money from the concert will go to charity.
Konserden elde edilen tüm para hayır işlerine gidecek.

donate (donate sth to sb/sth) — bağışlamak

Local residents donated clothes and food to the shelter.
Yerel sakinler barınağa giysi ve yiyecek bağışladı.

the elderly — yaşlılar

The center provides free meals for the elderly.
Merkez yaşlılara ücretsiz yemek veriyor.

retirement — emeklilik

After retirement, he spent more time with his grandchildren.
Emeklilikten sonra torunlarıyla daha çok zaman geçirdi.

peer pressure — akran baskısı

Teenagers often start smoking because of peer pressure.
Gençler sigaraya çoğu zaman akran baskısı yüzünden başlar.

upbringing — yetiştirilme, terbiye

Her strict upbringing taught her the value of hard work.
Aldığı sıkı terbiye ona çok çalışmanın değerini öğretti.

literacy — okuryazarlık

Adult literacy classes are held at the community center twice a week.
Yetişkin okuryazarlık kursları halk merkezinde haftada iki kez yapılıyor.

discrimination (discrimination against sb) — ayrımcılık

The company has strict rules against discrimination in hiring.
Şirketin işe alımda ayrımcılığa karşı katı kuralları var.

prejudice (prejudice against sb/sth) — önyargı

Education can help reduce prejudice against people who are different.
Eğitim, farklı olan insanlara karşı önyargıyı azaltmaya yardımcı olabilir.

stereotype — basmakalıp yargı, klişe

The film challenges the stereotype of the lazy teenager.
Film tembel genç klişesine meydan okuyor.

social cohesion — toplumsal bütünlük, kaynaşma

Shared public spaces can strengthen social cohesion in a neighborhood.
Ortak kamusal alanlar bir mahallede toplumsal kaynaşmayı güçlendirebilir.

isolation — yalnızlık, yalıtılmışlık

Many elderly people living alone suffer from social isolation.
Yalnız yaşayan birçok yaşlı insan sosyal yalnızlıktan muzdarip.

homelessness — evsizlik

Rising rents have led to an increase in homelessness.
Artan kiralar evsizliğin artmasına yol açtı.

affordable housing — uygun fiyatlı konut

Young couples are struggling to find affordable housing in the city.
Genç çiftler şehirde uygun fiyatlı konut bulmakta zorlanıyor.

overcrowding — aşırı kalabalık, aşırı nüfus yoğunluğu

Overcrowding on public transport is a daily problem during rush hour.
Toplu taşımada aşırı kalabalık iş çıkış saatlerinde günlük bir sorun.

life expectancy — ortalama yaşam süresi, beklenen ömür

Life expectancy has increased thanks to better nutrition and healthcare.
Ortalama yaşam süresi daha iyi beslenme ve sağlık hizmetleri sayesinde arttı.

birth rate — doğum oranı

The falling birth rate means that schools in the area have fewer pupils.
Düşen doğum oranı bölgedeki okulların daha az öğrencisi olması demek.

aging population — yaşlanan nüfus

An aging population creates a growing demand for healthcare workers.
Yaşlanan nüfus sağlık çalışanlarına giderek artan bir talep yaratıyor.

nuclear family — çekirdek aile

The nuclear family has become the most common household type in cities.
Çekirdek aile şehirlerde en yaygın hane tipi hâline geldi.

extended family — geniş aile

In the village, the extended family often lives under one roof.
Köyde geniş aile çoğu zaman aynı çatı altında yaşar.

single parent — yalnız ebeveyn, tek ebeveyn

Being a single parent and working full-time is extremely demanding.
Yalnız ebeveyn olmak ve tam zamanlı çalışmak son derece yorucu.

childcare — çocuk bakımı

The high cost of childcare keeps many parents out of work.
Çocuk bakımının yüksek maliyeti birçok ebeveyni iş hayatının dışında tutuyor.

gender role — toplumsal cinsiyet rolü

Traditional gender roles have changed considerably over the last fifty years.
Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri son elli yılda önemli ölçüde değişti.

work-life balance — iş-özel yaşam dengesi

Flexible working hours can help employees achieve a better work-life balance.
Esnek çalışma saatleri çalışanların daha iyi bir iş-özel yaşam dengesi kurmasına yardımcı olabilir.

leisure — boş zaman

People today have more leisure time but often spend it in front of screens.
İnsanların bugün daha çok boş zamanı var ama çoğu zaman bunu ekran başında geçiriyor.

lifestyle — yaşam tarzı

A healthy lifestyle includes regular exercise and a balanced diet.
Sağlıklı bir yaşam tarzı düzenli egzersiz ve dengeli beslenmeyi içerir.

consumerism — tüketim kültürü, tüketimcilik

Critics argue that consumerism encourages people to buy things they do not need.
Eleştirmenler tüketim kültürünün insanları ihtiyaç duymadıkları şeyleri almaya teşvik ettiğini savunuyor.

norm — norm, toplumsal kural, olağan durum

Working from home has become the norm for many office workers.
Evden çalışmak birçok ofis çalışanı için olağan hâle geldi.

etiquette — görgü kuralları, adabımuaşeret

In some cultures, it is poor etiquette to arrive exactly on time for dinner.
Bazı kültürlerde akşam yemeğine tam vaktinde gelmek görgü kurallarına aykırıdır.

privacy — gizlilik, mahremiyet

Many users worry about their privacy on social media.
Birçok kullanıcı sosyal medyadaki mahremiyetinden endişe ediyor.

solidarity (solidarity with sb) — dayanışma

After the flood, neighbors showed great solidarity with one another.
Selden sonra komşular birbirleriyle büyük dayanışma gösterdi.

empathy (empathy for/with sb) — empati, duygudaşlık

Good teachers show empathy for students who are struggling.
İyi öğretmenler zorlanan öğrencilere karşı empati gösterir.

marginalized — dışlanmış, ötekileştirilmiş

The program offers free training to young people from marginalized groups.
Program dışlanmış gruplardan gelen gençlere ücretsiz eğitim sunuyor.

vulnerable (vulnerable to sth) — savunmasız, kırılgan, korunmaya muhtaç

Children and the elderly are especially vulnerable to extreme heat.
Çocuklar ve yaşlılar aşırı sıcağa karşı özellikle savunmasızdır.

well-being — esenlik, iyi oluş

Spending time in nature has a positive effect on mental well-being.
Doğada zaman geçirmek ruhsal iyi oluş üzerinde olumlu bir etki yapar.

sedentary — hareketsiz, oturarak geçen

Office workers often lead a sedentary lifestyle.
Ofis çalışanları çoğu zaman hareketsiz bir yaşam sürer.

🧠 Bu desteyi aralıklı tekrarla çalış

🕊️ Dilmaçım ile ücretsiz İngilizce öğren →