📘 İngilizce kursu: tüm üniteler
C2 · Ünite 4: Konuşma dilinin incelikleri (Spoken English)
Söylem belirleyicileri (actually, I mean, kind of) · eksiltili cümleler
Metin: So? How did it go?
Londra'da yüksek lisansını bitiren Selin, bir danışmanlık şirketinde iş görüşmesinden yeni döndü. Ev arkadaşı Jamie mutfakta onu bekliyor. Bu bir konuşma dökümüdür: cümleler yarım kalıyor, özneler düşüyor, [[well]], [[I mean]], [[kind of]], [[mind you]] gibi küçük sözler sohbetin trafiğini yönetiyor. Bu sözlerin sözlük anlamına değil, konuşmadaki **işlevine** dikkat edin.
Jamie: So? How did it go? Come on, I've been dying to know all day.
Eee? Nasıl geçti? Hadi ama, bütün gün merakımdan çatladım.
Selin: Well, it was kind of a mixed bag, actually. The first part went really well.
Şey, açıkçası biraz karışıktı. İlk kısım gerçekten iyi geçti.
Jamie: Right. And the second part?
Tamam. Ya ikinci kısım?
Selin: The second part... I mean, it wasn't a disaster, but they asked me to present a case study I'd never seen before. On the spot.
İkinci kısım... Yani felaket değildi ama daha önce hiç görmediğim bir vaka çalışmasını sunmamı istediler. Hem de anında.
Jamie: No way. With no time to prepare?
Yok artık. Hazırlanmak için hiç süre vermeden mi?
Selin: Ten minutes, maybe. Fifteen, tops. And there were, like, four people on the panel, all taking notes.
On dakika belki. En fazla on beş. Bir de komisyonda dört kişi falan vardı, hepsi not alıyordu.
Jamie: Sounds brutal. Did you manage, though?
Acımasızca. Peki üstesinden gelebildin mi?
Selin: Sort of. I started off a bit shaky, you know, lost my train of thought a couple of times, but then I found my feet.
Bir bakıma. Başta biraz titrek başladım, bilirsin, birkaç kez ne diyeceğimi unuttum ama sonra açıldım.
Jamie: Well, that's the main thing, isn't it? Anyone would've been nervous.
Eh, önemli olan da bu, değil mi? Kim olsa heyecanlanırdı.
Selin: Maybe. Mind you, the guy chairing it didn't exactly help. He kept checking his watch and stuff.
Belki. Gerçi komisyon başkanı pek yardımcı olmadı. Durmadan saatine falan bakıp durdu.
Jamie: Classic. Probably just running late for lunch or something.
Tipik. Herhalde öğle yemeğine falan geç kalıyordu.
Selin: Ha, could be. Anyway, at the end he said they'd let me know by Friday.
Ha, olabilir. Neyse, sonunda cumaya kadar haber vereceklerini söyledi.
Jamie: That's a good sign, surely? If they weren't interested, they wouldn't have bothered telling you when.
Bu iyiye işaret, değil mi ama? İlgilenmeselerdi ne zaman haber vereceklerini söyleme zahmetine girmezlerdi.
Selin: I suppose not. To be fair, the woman from HR seemed quite keen. She asked if I could start in January.
Sanırım girmezlerdi. Hakkını vermek lazım, insan kaynaklarından gelen kadın epey hevesli görünüyordu. Ocakta başlayıp başlayamayacağımı sordu.
Jamie: Hang on, she actually asked that? Selin, that's basically a yes!
Dur bir dakika, gerçekten bunu mu sordu? Selin, bu neredeyse evet demek!
Selin: Don't! I don't want to jinx it. Besides, it's not like they've offered me anything yet.
Deme öyle! Nazar değsin istemiyorum. Hem daha bana bir şey teklif etmiş değiller.
Jamie: Fine, fine. My lips are sealed. Fancy a cup of tea while we wait?
Tamam, tamam. Ağzımı açmıyorum. Beklerken bir çay ister misin?
Selin: Go on, then. Actually, make it a coffee. A big one. I'm shattered.
Olur, ver bakalım. Yok, en iyisi kahve olsun. Büyük bir tane. Çok yorgunum.
Jamie: Coming right up. And if they don't take you, it's their loss, right?
Hemen geliyor. Seni almazlarsa da kaybeden onlar olur, değil mi?
Selin: Right. Thanks, Jamie. You always know what to say.
Doğru. Sağ ol, Jamie. Her zaman ne söyleyeceğini biliyorsun.
Dilbilgisi
Söylem belirleyicileri I: başlatma, yönlendirme, kapatma
Türkçede “Eee?”, “Şey…”, “Neyse”, “Ha bu arada” gibi sözler cümleye yeni bir bilgi katmaz ama konuşmanın trafik işaretleri gibidir: kim konuşacak, konu ne zaman değişecek, söz nerede bitiyor. İngilizcede bu işi discourse markers yapar. Ders kitaplarında az yer alırlar ama ana dili İngilizce olanların konuşmasında her birkaç cümlede bir geçerler; onları kullanmayan öğrenci dilbilgisi olarak kusursuz ama “yazı gibi” konuşur.
| Marker | İşlev | Türkçe karşılığı | Örnek |
|---|---|---|---|
| So? | merak, açıklama bekleme | Eee? | So? How did it go? |
| So, | konuya giriş, sonuç çıkarma | Evet, şimdi / Yani | So, let's get started. |
| Well, | duraksama, beklenmedik cevap | Şey, eh | Well, it wasn't perfect. |
| Right. | anladım; geçiş | Tamam, peki | Right. And the second part? |
| Anyway, | konuyu kapatma / asıl konuya dönme | Neyse | Anyway, he said Friday. |
| By the way, | yeni konu açma | Bu arada | By the way, Ali called. |
| Speaking of… | çağrışımla konu değiştirme | … demişken | Speaking of Friday, are you free? |
| As I was saying, | kesilen söze dönme | Ne diyordum | As I was saying, the panel… |
- So, what are you up to this weekend? — Evet, bu hafta sonu ne yapıyorsun?
- Did you like the film? — Well, the ending was good. — Filmi beğendin mi? — Eh, sonu iyiydi. (yani gerisi pek değil)
- Anyway, enough about me. How's your new job? — Neyse, benden bu kadar. Yeni işin nasıl?
💡 Well çoğu zaman gizli bir “ama” taşır. “Partiyi sevdin mi?” sorusuna Well, the music was nice. demek, kibarca “pek sevmedim” demektir. Selin'in Well, it was kind of a mixed bag cevabı da daha ilk sözde dinleyiciyi “tam iyi geçmedi” haberine hazırlar.
⚠️ Türklerin tipik hatası: Türkçedeki “Yani…” dolgu sözünü her cümleye So… olarak taşımak ya da düşünürken “ıı…” yerine Türkçe “şey” demek. İngilizcede duraksama sesi um / uh ya da er (İngiliz) olur; daha doğal olan ise Well…, Let me think…, How can I put it… gibi zaman kazandıran sözlerdir.
Söylem belirleyicileri II: düzeltme, açıklama, çekince
İkinci grup, konuşmacının kendi sözüne tutumunu gösterir: düzeltir, açar, dengeler ya da toparlar. Yazıdaki in fact, however, in other words karşılıklarının konuşma dilindeki kardeşleridir.
| Marker | İşlev | Türkçe karşılığı | Yazıdaki karşılığı |
|---|---|---|---|
| actually | düzeltme, beklenmedik bilgi | aslında, açıkçası; yok, en iyisi | in fact |
| I mean | açma, kendini düzeltme | yani, demek istediğim | in other words |
| mind you | az önceki söze çekince | gerçi | however, admittedly |
| to be fair | eleştiriyi dengeleme | hakkını vermek gerekirse | admittedly |
| having said that | karşıt nokta | bununla birlikte, öte yandan | nevertheless |
| basically | özetleme, sadeleştirme | kısacası, esasen | in essence |
| at the end of the day | son değerlendirme | sonuçta, ne de olsa | ultimately |
- I thought it was Tuesday. — Actually, it's Wednesday. — Salı sanıyordum. — Aslında bugün çarşamba.
- Tea, please. Actually, make it a coffee. — Çay lütfen. Yok, en iyisi kahve olsun.
- The hotel was lovely. Mind you, it wasn't cheap. — Otel çok güzeldi. Gerçi ucuz değildi.
- He's often late. To be fair, he lives miles away. — Sık sık geç kalıyor. Hakkını vermek lazım, çok uzakta oturuyor.
💡 actually İngilizler için kibar bir düzeltme aracıdır: karşı tarafı doğrudan “yanılıyorsun” diye düzeltmek yerine Actually, I think it starts at eight. denir. Ama fazla sık ve vurgulu kullanıldığında ukalaca duyulabilir; tonunuzu yumuşak tutun.
⚠️ Türklerin tipik hatası: actuallyyi “aktüel, şu anda” sanmak. Actually I'm living in Izmir. ✗ cümlesi “Aslında İzmir'de yaşıyorum (sandığın gibi değil)” anlamına gelir. “Şu anda İzmir'de yaşıyorum” demek için: I'm currently living in Izmir. ✓ / At the moment, I live in Izmir. ✓ Aynı tuzak eventually için de geçerlidir: “nihayetinde, sonunda” demektir, “muhtemelen/eventüel” değil.
Belirsizlik ve yumuşatma dili
Konuşmada her şeyi kesin söylemek hem zordur hem de sert duyulur. İngilizce bu yüzden zengin bir vague language (bulanık dil) sistemi kullanır: rakamları yuvarlar, kategorileri açık uçlu bırakır, iddiaları yumuşatır. Bu, akademik yazıdaki hedging'in (c1-07: it appears that, tend to) konuşmadaki karşılığıdır.
| Yapı | İşlev | Örnek | Türkçe |
|---|---|---|---|
| kind of / sort of | yumuşatma, tam olmayan | It was kind of boring. | Biraz sıkıcıydı. |
| -ish | yaklaşık saat/yaş/renk | She's thirtyish. | Otuzlarında falan. |
| like + sayı | yaklaşık | like, four people | dört kişi falan |
| …, tops | üst sınır | fifteen minutes, tops | en fazla on beş dakika |
| and stuff / and things | açık uçlu liste | checking his watch and stuff | saatine bakmalar falan |
| or something / or so | belirsiz seçenek / yaklaşık | lunch or something; ten or so | yemek falan; on kadar |
| a bit / a little | küçültme, yumuşatma | a bit shaky | biraz titrek |
| a couple of | iki üç, birkaç | a couple of times | birkaç kez |
- I'll be there at eightish. — Sekize doğru orada olurum.
- It's sort of a cross between a cafe and a bookshop. — Kafe ile kitapçı arası bir şey gibi.
- We need plates, cups and stuff. — Tabak, bardak falan lazım.
💡 Hızlı konuşmada bu sözler kaynaşır: kind of → “kinda”, sort of → “sorta”, going to → “gonna”, want to → “wanna”, got to → “gotta”, don't know → “dunno”. Bunları duyduğunuzda tanımanız C2 dinleme için şarttır; ama sınavda, e-postada ya da resmî yazıda yazmayın.
⚠️ Türklerin tipik hatası: Belirsizlik sözlerini yanlış ortama taşımak ya da hiç kullanmamak. Arkadaşa The meeting will last approximately fifteen minutes at the most. ✗ kitap gibi duyulur; Fifteen minutes, tops. ✓ yeterlidir. Tersine, bir rapora The results were kind of good and stuff. ✗ yazmak da üslup hatasıdır (c2-03); orada The results were reasonably encouraging. ✓
Eksiltili cümleler I: duruma bağlı eksiltme
Türkçede özneyi düşürmek dilin doğasıdır (“Geldim.”), çünkü kişi fiil ekinde vardır. İngilizcede ise özne normalde zorunludur. Ancak gündelik konuşmada, bağlam açıkken cümlenin başındaki özne ve yardımcı fiil düşebilir. Bu kural yalnızca cümle başı için geçerlidir ve resmî dilde kullanılmaz.
| Eksiltili | Tam hâli | Düşen parça | Türkçe |
|---|---|---|---|
| Sounds good. | That sounds good. | özne | Kulağa iyi geliyor. |
| Want some? | Do you want some? | yardımcı + özne | İster misin? |
| Got a minute? | Have you got a minute? | yardımcı + özne | Bir dakikan var mı? |
| Seen my keys? | Have you seen my keys? | yardımcı + özne | Anahtarlarımı gördün mü? |
| Ready? | Are you ready? | fiil + özne | Hazır mısın? |
| Told you! | I told you! | özne | Ben sana demiştim! |
| Fancy a cup of tea? | Do you fancy a cup of tea? | yardımcı + özne | Çay ister misin? |
| Workshop's off. | The workshop's off. | tanımlık | Atölye iptal. |
- Sounds brutal. — (Bu) acımasızca görünüyor. (= That sounds brutal.)
- Could be. — Olabilir. (= That could be true.)
- Coming right up. — Hemen geliyor.
- Anyone seen Selin? — Selin'i gören var mı? (= Has anyone seen Selin?)
💡 Eksiltili sorularda tonlama soruyu taşır: Want some? yükselen tonla söylenir. Yazıda soru işareti şarttır. Kalıplaşmış eksiltmeleri ezberleyin: Never mind., Sorry I'm late. (= I'm sorry…), Nice to meet you. (= It's nice…), Thank you. (= I thank you.).
⚠️ Türklerin tipik hatası: Türkçedeki özne düşürme alışkanlığıyla her yerde özne atmak. Is raining. ✗ Is very cold today. ✗ İngilizcede hava ve zaman cümleleri “boş özne” it ister: It's raining. ✓ Eksiltme yalnızca gündelik konuşmada ve cümle başında olur; cümle ortasında (Yesterday went to the cinema. ✗) ya da yazıda kullanılmaz: Yesterday I went to the cinema. ✓
Eksiltili cümleler II: yardımcı fiille eksiltme ve yerine koyma
Konuşmada aynı fiil öbeğini tekrarlamak yerine yalnızca yardımcı fiil bırakılır ya da öbeğin yerine so / not konur. Türkçede bunu “Gelebilirsem gelirim”, “Sanırım öyle”, “Umarım değildir” gibi yapılar karşılar. Bu yapılar İngilizcede çok sık ve kurallıdır.
| Yapı | Örnek | Ne düştü? | Türkçe |
|---|---|---|---|
| yardımcı fiil kalır | I would if I could. | help you | Elimden gelse yaparım. |
| yardımcı fiil kalır | She said she'd call, and she did. | call | Arayacağını söyledi ve aradı. |
| to kalır | I didn't want to go, but I had to. | go | Gitmek istemedim ama zorundaydım. |
| so (olumlu) | Is it true? — I think so. | it's true | Doğru mu? — Sanırım öyle. |
| not (olumsuz) | Will it rain? — I hope not. | it won't rain | Yağmur yağar mı? — Umarım yağmaz. |
| I'm afraid so / not | Is it broken? — I'm afraid so. | it's broken | Bozuk mu? — Maalesef evet. |
| if so / if not | Is he coming? If so, I'll stay. | he is coming | Geliyor mu? Öyleyse kalırım. |
| kısa cevap | Finished? — Almost. | I have almost finished | Bitirdin mi? — Neredeyse. |
- If they weren't interested, they wouldn't have bothered. — İlgilenmeselerdi zahmet etmezlerdi. (bothered telling you when)
- Do you think they'll offer her the job? — I suppose so. — Ona işi teklif ederler mi sence? — Sanırım ederler.
- You don't have to come, but I'd love it if you did. — Gelmek zorunda değilsin ama gelirsen çok sevinirim.
so ile kullanılan başlıca fiiller: think, hope, suppose, expect, guess, imagine, be afraid. Olumsuzda iki biçim vardır: I don't think so. (en doğal) / I think not. (resmî, eski); hope ve be afraid ile yalnızca not: I hope not. ✓ I don't hope so. ✗
⚠️ Türklerin tipik hatası: “Bence evet / Umarım” sözlerini birebir çevirmek. I think yes. ✗ I hope. ✗ I think it. ✗ → I think so. ✓ I hope so. ✓ Ayrıca yardımcı fiili düşürmek: I would help you if I can. ✗ yerine I would if I could. ✓; ya da tam fiili gereksizce tekrarlamak: Did you call him? — Yes, I called him. doğru ama ağırdır; doğal olan Yes, I did. ✓
Sohbeti canlı tutmak: soru ekleri, yankı sorular, dinleyici tepkileri
Konuşma tek yönlü bir anlatı değil, ortak bir yapımdır. Dinleyici de sürekli küçük sinyaller verir (Right., Really?, No way!); konuşan da onay ister (isn't it?, right?, surely?). Bunları kullanmayan kişi, konuşmayı ilgisizce dinliyormuş gibi algılanabilir.
| Yapı | İşlev | Örnek | Türkçe |
|---|---|---|---|
| question tag | onay isteme | That's the main thing, isn't it? | Önemli olan bu, değil mi? |
| right? / surely? | gündelik onay, beklenti | It's their loss, right? | Kaybeden onlar, değil mi? |
| echo question | ilgi, şaşkınlık | She asked about January. — Did she? | Ocağı sordu. — Öyle mi? |
| backchannel | dinlediğini gösterme | Right. / Uh-huh. / I see. | Hı hı. / Anlıyorum. |
| reaction | duygusal tepki | No way! / Fair enough. / Classic. | Yok artık! / Makul. / Tipik. |
| head | konuyu başa alma | That interviewer, he kept checking his watch. | O mülakatçı var ya, sürekli saatine baktı. |
| tail | konuyu sona ekleme | He's really nice, your brother. | Çok iyi biri, senin kardeş. |
- I've been offered the job! — Have you? That's fantastic! — İş bana teklif edildi! — Sahi mi? Harika!
- We'll need to leave early. — Fair enough. — Erken çıkmamız gerekecek. — Peki, anlaşıldı.
- She's a great cook, your mum. — Harika yemek yapar, annen. (sona ekleme; mum İngiliz, mom Amerikan kullanımı)
💡 Yankı soru, karşıdakinin cümlesindeki yardımcı fiili ve zamiri aynen geri yansıtır: I can't swim. → Can't you?; She's moved to Leeds. → Has she?; He lost his wallet. → Did he? Ton yükselirse ilgi ve şaşkınlık, alçalırsa sadece “anladım” anlamı taşır.
⚠️ Türklerin tipik hatası: Türkçedeki tek biçimli “değil mi?” yerine her cümlenin sonuna isn't it? eklemek. You're coming tonight, isn't it? ✗ They finished, isn't it? ✗ Soru eki cümlenin öznesine ve yardımcı fiiline uymalıdır: You're coming tonight, aren't you? ✓ They finished, didn't they? ✓ Emin değilseniz gündelik konuşmada …, right? güvenli bir seçenektir.
Kelimeler
- discourse marker
söylem belirleyicisi - well
şey, eh, peki (duraksama, yumuşatma) - actually
EK-çu-ı-li
aslında - I mean
yani, demek istediğim - kind of / sort of
KAYN-dı / SOR-dı (hızlı konuşmada)
biraz, bir bakıma, gibi - you know
bilirsin, hani - like
LAYK
sevmek, hoşlanmak - anyway
zaten, nasılsa; neyse - mind you
gerçi, ama şunu da söyleyeyim - to be fair
hakkını vermek gerekirse, haksızlık etmeyeyim - basically
BEY-sik-li
kısacası, esasen - a mixed bag
iyisi de kötüsü de olan, karışık - on the spot
anında, oracıkta - tops
en fazla, en çok (gündelik) - lose one's train of thought
ne diyeceğini unutmak, düşüncenin ipini kaçırmak - find one's feet
alışmak, açılmak, kendini toparlamak - and stuff / or something
falan filan / ya da öyle bir şey - -ish
-e doğru, aşağı yukarı, -imsi - hang on
dur bir dakika, bekle - No way!
Yok artık! / Olamaz! / Asla! - Fair enough.
Haklısın, makul. / Peki, anlaşıldı. - jinx
CİNKS
uğursuzluk getirmek, nazar değdirmek - My lips are sealed.
Ağzımı açmayacağım. / Sır bende saklı. - fancy
canı istemek (İngiliz İngilizcesi, gündelik) - Go on, then.
Olur, hadi bakalım. (teklifi kabul) - shattered
çok yorgun, bitap (İngiliz İngilizcesi, gündelik) - Coming right up.
Hemen geliyor. - It's their loss.
Kaybeden onlar olur. - surely
herhâlde, mutlaka … değil mi?