📘 İngilizce kursu: tüm üniteler
C2 · Ünite 8: C2 tekrar (C2 review)
C2 seviyesinin tüm konuları
Metin: Finding the right voice
Londra'da yaşayan edebiyat çevirmeni Defne, Türkçeden çevirdiği bir romanın taslağını editörü Oliver ile görüşüyor. Konuşmanın ortasında Defne romandan bir paragraf okuyor (bu satırlarda konuşmacı yerine “From the novel” yazılı). Bu metinde C2 seviyesinin bütün konuları var: deyimler, sözcük birliktelikleri, üslup farkları, söylem belirleyicileri ve eksiltili cümleler, türetilmiş kelimeler, edebî teknikler ve ince dilbilgisi yapıları. Okurken her birini bulmaya çalışın.
Oliver: So, Defne, I've finally read your draft. I mean, all of it, cover to cover, in one sitting.
Evet Defne, sonunda taslağını okudum. Yani hepsini, baştan sona, bir oturuşta.
Defne: And? Don't keep me in suspense. Good news or bad news first?
Eee? Beni merakta bırakma. Önce iyi haber mi, kötü haber mi?
Oliver: Good news, mostly. You've hit the nail on the head with the narrator's voice. It's sharp, kind of bitter, but never cruel.
Çoğunlukla iyi haber. Anlatıcının sesini tam on ikiden vurmuşsun. Keskin, biraz buruk ama asla acımasız değil.
Defne: That's a relief. Getting her voice right was, well, the elephant in the room from day one.
İçim rahatladı. Onun sesini doğru yakalamak, şey, ilk günden beri herkesin bilip de söz etmediği asıl meseleydi.
Oliver: Mind you, there's one passage I'd like us to look at. The opening of chapter three. Would you read it?
Yalnız, birlikte bakmak istediğim bir paragraf var. Üçüncü bölümün açılışı. Okur musun?
From the novel: The city woke slowly, like an old dog stretching in the sun.
Şehir, güneşte gerinen yaşlı bir köpek gibi ağır ağır uyandı.
From the novel: Its streets were rivers of noise, and Leyla swam against the current every morning.
Sokakları birer gürültü nehriydi ve Leyla her sabah akıntıya karşı yüzüyordu.
From the novel: She had told herself a thousand times that she would leave. She had not left.
Kendine bin kez gideceğini söylemişti. Gitmemişti.
Oliver: Beautiful. But 'swam against the current' feels a little heavy-handed right after the simile. It's a bit much, isn't it?
Çok güzel. Ama benzetmenin hemen ardından “akıntıya karşı yüzüyordu” biraz ağır kaçıyor. Biraz fazla, değil mi?
Defne: Actually, the Turkish original is just as dense. If anything, I've toned it down. Far be it from me to rewrite the author.
Aslında Türkçe aslı da bir o kadar yoğun. Hatta ben biraz yumuşattım bile. Yazarı yeniden yazmak bana düşmez.
Oliver: Fair point. Still, I'd rather we kept the imagery a little lighter for English readers. What if the rivers stayed and the swimming went?
Haklısın. Yine de İngiliz okurlar için imgeleri biraz daha hafif tutmamızı tercih ederim. Nehirler kalsa, yüzme çıksa?
Defne: I'd rather it didn't, to be honest. The swimming foreshadows the flood at the end of the novel.
Açıkçası çıkmamasını tercih ederim. Yüzme, romanın sonundaki seli önceden sezdiriyor.
Oliver: Ah, I hadn't spotted that. In that case, it stays. I imagine the author would insist that it be kept.
Ah, onu fark etmemiştim. O zaman kalıyor. Sanırım yazar da korunmasında ısrar ederdi.
Defne: She would. She's a stickler for detail, almost unbelievably so.
Ederdi. Ayrıntı konusunda son derece titizdir, neredeyse inanılmaz derecede.
Oliver: One more thing. Your dialogue is very natural, but the lawyer in chapter five sounds too casual. He'd say 'commence', not 'kick off'.
Bir şey daha. Diyalogların çok doğal, ama beşinci bölümdeki avukat fazla gündelik konuşuyor. O “kick off” değil, “commence” derdi.
Defne: Point taken. I'll make the necessary changes and do another round of proofreading this week.
Anlaşıldı. Bu hafta gerekli değişiklikleri yapıp bir tur daha düzelti okuması yaparım.
Oliver: Great. It's high time this book reached English readers. It's been gathering dust for far too long.
Harika. Bu kitabın İngiliz okurlara ulaşmasının vakti çoktan geldi. Çok uzun zamandır rafta toz topluyor.
Defne: Tell me about it. Anyway, I'll send you the revised version by Friday, come what may.
Bana mı anlatıyorsun. Neyse, düzeltilmiş hâlini ne olursa olsun cumaya kadar gönderirim.
Oliver: Perfect. And Defne? Honestly, it reads as if it had been written in English. That's the highest compliment I can pay.
Mükemmel. Ve Defne? Dürüst olmak gerekirse, sanki İngilizce yazılmış gibi okunuyor. Yapabileceğim en büyük iltifat bu.
Defne: Coming from you, that means a lot. Thanks, Oliver.
Senden duymak çok anlamlı. Teşekkürler, Oliver.
Dilbilgisi
Deyimler: anlam, bağlam ve üslup
Deyimlerin (idioms) anlamı, içindeki kelimelerin toplamından çıkarılamaz: hit the nail on the head çivi çakmakla değil, “tam isabet” ile ilgilidir. C2'de amaç deyimi tanımaktan öte, doğru yerde kullanmaktır. Deyimlerin çoğu gündelik ya da nötr üsluptadır; akademik bir makalede ya da resmî bir dilekçede yersiz duyulabilir. Ayrıca deyimler kalıplaşmıştır: kelimeleri değiştirilmez, artikeller ve çoğul ekleri olduğu gibi kalır.
| İngilizce deyim | Anlam | Üslup | Türkçe yakın karşılık |
|---|---|---|---|
| hit the nail on the head | tam doğru tespit | nötr | tam on ikiden vurmak |
| the elephant in the room | konuşulmayan açık sorun | nötr | kimsenin dile getirmediği mesele |
| bite the bullet | zor bir şeye katlanmak | gündelik | dişini sıkmak |
| cut corners | işi ucuza / baştan savma yapmak | nötr | işi kestirip atmak |
| the ball is in your court | karar / hamle sırası sende | nötr | top sende |
| a blessing in disguise | kötü görünen ama iyi çıkan şey | nötr | her işte bir hayır vardır |
| once in a blue moon | çok nadiren | gündelik | kırk yılda bir |
| take something with a pinch of salt | temkinle karşılamak | nötr | ihtiyatla yaklaşmak |
- Losing that job was a blessing in disguise. —
- We've made our offer; the ball is in their court now. — Teklifimizi yaptık; top artık onlarda.
- I visit my old school once in a blue moon. — Eski okulumu kırk yılda bir ziyaret ederim.
💡 Bazı deyimlerin kökeni, anlamı hatırlamayı kolaylaştırır: the ball is in your court tenisten gelir (top sizin sahanızda, vuruş sırası sizde). Ama deyim kökenleri hakkındaki hikâyelerin çoğu kesin değildir; kökeni bilmek yerine deyimi örnek cümleleriyle öğrenmek daha güvenilirdir.
⚠️ Türklerin tipik hatası 1: Türkçe deyimleri kelimesi kelimesine çevirmek. “Kırk yılda bir” için once in forty years ✗, “Top sende” için the ball is on you ✗ → once in a blue moon ✓ the ball is in your court ✓ Türkçe deyimin İngilizcede birebir karşılığı çoğu zaman yoktur; anlamı aktarın.
⚠️ Türklerin tipik hatası 2: Deyimi bozmak ya da yanlış üslupta kullanmak. hit the nail in the head ✗ an elephant in the room ✗ (kalıp the ile) → hit the nail on the head ✓ the elephant in the room ✓ Bir akademik özette The results hit the nail on the head. yerine The results accurately reflect… gibi nötr bir ifade seçin.
Sözcük birliktelikleri: make / do, strong / heavy, pay / draw
Collocation, bir kelimenin anadili konuşanlarca doğal olarak birlikte kullanıldığı kelimelerdir. Dilbilgisi kuralı yoktur; Türkçede “karar almak” deriz, İngilizcede make a decision denir. Yanlış birliktelik anlaşılır ama “yabancı” duyulur. C2 düzeyinde amaç, fiil + isim, sıfat + isim ve zarf + sıfat birlikteliklerini otomatikleştirmektir.
| İngilizce collocation | Tür | Yaygın hata | Türkçe |
|---|---|---|---|
| make a decision / a mistake / progress / an effort | make + isim | do a decision | karar vermek / hata yapmak / ilerlemek / çaba göstermek |
| do research / business / harm / your best | do + isim | make research | araştırma yapmak / iş yapmak / zarar vermek / elinden geleni yapmak |
| heavy rain / heavy traffic / a heavy smoker | sıfat + isim | strong rain | şiddetli yağmur / yoğun trafik / tiryaki |
| strong coffee / a strong accent / strong wind | sıfat + isim | heavy coffee | sert kahve / belirgin aksan / kuvvetli rüzgâr |
| pay attention / a compliment / a visit | pay + isim | give attention | dikkat etmek / iltifat etmek / ziyaret etmek |
| draw / reach a conclusion | fiil + isim | make a conclusion | sonuca varmak |
| highly likely / deeply concerned / bitterly disappointed | zarf + sıfat | very much likely | çok muhtemel / derin endişeli / büyük hayal kırıklığına uğramış |
| meet a deadline / pose a threat / conduct a survey | fiil + isim (akademik) | catch a deadline | teslim tarihine yetişmek / tehdit oluşturmak / anket yapmak |
- I'll make the necessary changes this week. — Gerekli değişiklikleri bu hafta yaparım.
- Smoking does serious harm to your lungs. — Sigara akciğerlerinize ciddi zarar verir.
- We were bitterly disappointed by the result. — Sonuç bizi büyük hayal kırıklığına uğrattı.
- It is highly likely that the deadline will be extended. — Teslim süresinin uzatılması çok muhtemel.
💡 Kaba bir yol gösterici: make çoğunlukla ortaya bir şey çıkarmayı (karar, plan, gürültü, hata), do ise bir etkinliği ya da görevi yerine getirmeyi (ödev, araştırma, iş, temizlik) anlatır. Ama istisnalar çoktur; kelimeyi her zaman birlikteliğiyle birlikte öğrenin ve bir collocation sözlüğüne bakma alışkanlığı edinin.
⚠️ Türklerin tipik hatası 1: Türkçedeki fiili aktarmak. “Karar almak” → take a decision (İngiliz İngilizcesinde var ama make a decision çok daha yaygın), “araştırma yapmak” → make research ✗ → do / conduct research ✓, “dikkat etmek” → give attention ✗ → pay attention ✓, “sonuç çıkarmak” → make a conclusion ✗ → draw a conclusion ✓
⚠️ Türklerin tipik hatası 2: Türkçede “yoğun / şiddetli / sert” için tek bir sıfat kullanıldığından strong rain ✗ heavy coffee ✗ big traffic ✗ demek → heavy rain ✓ strong coffee ✓ heavy traffic ✓ Zarflarda da very much likely ✗ yerine highly likely ✓, strongly disappointed ✗ yerine bitterly / deeply disappointed ✓
Üslup katmanları ve konuşma dili: commence, start, kick off
İngilizcede aynı anlam çoğu zaman üç üslupta söylenebilir. Resmî üslupta Latin ve Fransızca kökenli tek kelimelik fiiller (commence, ascertain), gündelik üslupta ise Anglo-Sakson kökenli kısa fiiller ve phrasal verbler (kick off, find out) baskındır. Konuşma dilinde ayrıca söylem belirleyicileri (discourse markers) ve eksiltili cümleler (ellipsis) sıktır.
| Resmî | Nötr | Gündelik | Türkçe |
|---|---|---|---|
| commence | start / begin | kick off | başlamak |
| terminate | end / finish | wrap up | bitirmek, sona erdirmek |
| ascertain | find out | figure out | öğrenmek, tespit etmek |
| postpone | delay | put off / push back | ertelemek |
| inquire | ask | check with | sormak |
| assist | help | give someone a hand | yardım etmek |
| obtain | get | grab | elde etmek, almak |
Konuşma dilinde sık söylem belirleyicileri: actually (aslında; düzeltme), I mean (yani; açıklama), kind of / sort of (biraz, bir nevi; yumuşatma), mind you (yalnız; sınırlama), anyway (neyse; konuya dönüş), well (şey; düşünme payı). Eksiltili cümlelerde anlaşılan öğeler düşer: (Are you) Coming? (That) Sounds good. (I'm) Not sure. I'd love to (come). I hope so. / I'm afraid not.
- The hearing will commence at 10 a.m. — Duruşma saat 10'da başlayacak. (resmî)
- The festival kicks off on Friday. — Festival cuma günü başlıyor. (gündelik)
- It was, I mean, kind of awkward. Anyway, we sorted it out. — Biraz, yani, tuhaftı. Neyse, hallettik.
- Coffee? — Love some. — Milk? — Just a drop. — Kahve? — Çok isterim. — Süt? — Bir damla yeter.
💡 Bir metnin üslubunu tutarlı tutun: resmî bir e-postada We need to figure out… yerine We need to ascertain… ya da en azından nötr find out kullanın. Ters yönde de dikkat: arkadaşa I shall commence my journey demek gülünç duyulur. Söylem belirleyicileri ve eksiltiler yazılı akademik metinde kullanılmaz.
⚠️ Türklerin tipik hatası 1: Sınav ve iş yazışmalarında öğrenilen resmî kelimeleri her yerde kullanmak: arkadaşınıza I will inform you when I obtain the tickets. demek soğuk ve resmî duyulur → I'll let you know when I get the tickets. ✓ Tersine, bir dilekçede I want to push back my exam ✗ (fazla gündelik) → I would like to request that my exam be postponed. ✓
⚠️ Türklerin tipik hatası 2: actuallyyi Türkçedeki “aktüel, şu an” anlamında kullanmak. actually = “aslında, gerçekte” (çoğu zaman bir düzeltme ya da sürpriz): Actually, the original is just as dense. ✓ “Şu anda” için currently ✓ ya da at the moment ✓ deyin: Actually I'm working in London ✗ (kastedilen “şu an” ise) → Currently I'm working in London. ✓
Kelime türetme: ön ekler, son ekler ve YDS stratejisi
İngilizcede kelimeler, Türkçedeki gibi eklerle türetilir; fark, İngilizcede hem ön ek (prefix) hem son ek (suffix) bulunmasıdır. Ön ekler genellikle anlamı değiştirir (un-, mis-, over-), son ekler ise çoğunlukla sözcük türünü değiştirir (fiil → isim, isim → sıfat). YDS'de boşluğa hangi türün geleceğini cümledeki konumdan bulmak, soruların yarısını çözer.
| Ek | İşlev | Örnek | Türkçe |
|---|---|---|---|
| un- / in- / im- / il- / ir- / dis- | olumsuzluk | unbelievable, inaccurate, impossible, illegal, irregular, dishonest | inanılmaz, yanlış, imkânsız, yasa dışı, düzensiz, sahtekâr |
| mis- / over- / under- / re- | yanlış / fazla / az / yeniden | misunderstand, overestimate, underpaid, rewrite | yanlış anlamak, abartmak, az ödenen, yeniden yazmak |
| -tion / -ment / -ance / -ence | fiil → isim | submission, improvement, acceptance, existence | teslim, gelişme, kabul, varlık |
| -ness / -ity | sıfat → isim | awareness, reliability | farkındalık, güvenilirlik |
| -ize / -ify / -en | → fiil | summarize, simplify, strengthen | özetlemek, basitleştirmek, güçlendirmek |
| -able / -ive / -ous / -al / -ful / -less | → sıfat | reliable, effective, dangerous, cultural, useful, careless | güvenilir, etkili, tehlikeli, kültürel, yararlı, dikkatsiz |
| -ly | sıfat → zarf | unbelievably, significantly | inanılmaz derecede, önemli ölçüde |
- The translation was unbelievably accurate. — Çeviri inanılmaz derecede doğruydu.
- Public awareness of the risks has increased significantly. — Halkın risklere ilişkin farkındalığı önemli ölçüde arttı.
- The new rules aim to simplify the application process. — Yeni kurallar başvuru sürecini basitleştirmeyi amaçlıyor.
💡 YDS stratejisi: Boşluğun konumuna bakın. Artikel ya da sıfattan sonra → isim (the ___ of the data → reliability); be fiilinden ya da isimden önce → sıfat (a ___ method → reliable); fiili ya da sıfatı niteliyorsa → zarf (___ improved → significantly); özneden sonra yüklem gerekiyorsa → fiil (to ___ the text → simplify).
⚠️ Türklerin tipik hatası 1: Olumsuzluk ön ekini tahmin etmek: unpossible ✗ inlegal ✗ unregular ✗ → impossible ✓ illegal ✓ irregular ✓ Kural: p / b / m önünde im-, l önünde il-, r önünde ir-. Ama her kelimede kural işlemez (unpopular, unreliable); sözlüğe bakın.
⚠️ Türklerin tipik hatası 2: Sıfat ile zarfı karıştırmak: The results improved significant. ✗ It was unbelievable accurate. ✗ → significantly ✓ unbelievably accurate ✓ Fiili ya da sıfatı niteleyen kelime -ly alır. Türkçede “önemli ölçüde, inanılmaz derecede” gibi ayrı bir sözle yapılan bu iş, İngilizcede tek bir ekle yapılır.
Edebî dil: benzetme, mecaz ve anlatım teknikleri
Edebî metinler anlamı doğrudan değil, imgelerle iletir. Bir metni gerçekten anlamak için yazarın hangi tekniği kullandığını tanımak gerekir. Defne'nin okuduğu paragrafta üç teknik birden var: benzetme (like an old dog), mecaz (rivers of noise) ve kişileştirme (The city woke).
| İngilizce terim | Tanım | Örnek | Türkçe |
|---|---|---|---|
| simile | like / as ile açık benzetme | The city woke slowly, like an old dog. | benzetme (teşbih) |
| metaphor | benzetme edatı olmadan aktarma | Its streets were rivers of noise. | mecaz, eğretileme (istiare) |
| personification | cansıza insan özelliği vermek | The city woke. | kişileştirme (teşhis) |
| hyperbole | abartma | She had told herself a thousand times. | abartma (mübalağa) |
| understatement | bilerek hafife alma | It was a bit of a disaster. | hafifletme |
| foreshadowing | sonraki olayı önceden sezdirmek | She swam against the current. | önceden sezdirme |
| flashback | geçmişe dönüş | Ten years earlier, she had… | geriye dönüş |
| unreliable narrator | güvenilmez anlatıcı | a narrator who hides the truth | güvenilmez anlatıcı |
- Her laugh was as bright as a summer morning. — Kahkahası bir yaz sabahı kadar parlaktı. (simile)
- Time is a thief that never sleeps. — Zaman hiç uyumayan bir hırsızdır. (metaphor, personification)
- The old house groaned in the wind. — Eski ev rüzgârda inledi. (personification)
💡 Edebî anlatımda geçmiş zamanlar çok önemlidir: olay örgüsü genellikle past simple, ondan önceki olaylar past perfect ile anlatılır (She had told herself a thousand times). Kısa, tekrarlı cümleler (She had not left.) vurgu ve gerilim yaratır; bu bir hata değil, bir üslup tercihidir.
⚠️ Türklerin tipik hatası 1: simile ile metaphoru karıştırmak. Ayırt etmenin kolay yolu: cümlede like ya da as … as varsa simile (like an old dog); yoksa ve bir şey doğrudan başka bir şey olarak anılıyorsa metaphor (the streets were rivers). Ayrıca simile “SİMİL” değil, üç heceli okunur: “Sİ-mı-li”.
⚠️ Türklerin tipik hatası 2: Türkçe edebî imgeleri birebir aktarmak. “Gözleri ceylan gözü gibiydi”yi Her eyes were like a gazelle's eyes diye çevirmek dilbilgisi olarak doğrudur ama İngilizcede kalıplaşmış bir imge değildir; okura tuhaf gelebilir. Çevirmen, Defne'nin yaptığı gibi, imgenin etkisini korumayı amaçlar; gerekirse dozunu ayarlar (tone down).
İnce dilbilgisi: subjunctive, would rather, it's high time, as if
C2'nin dilbilgisi ünitesinde gördüğümüz dört yapının ortak noktası, fiilin beklenen zamandan farklı bir biçimde kullanılmasıdır: subjunctive'de yalın fiil, diğerlerinde gerçek dışılığı gösteren geçmiş zaman.
| İngilizce kalıp | Fiil biçimi | Örnek | Türkçe |
|---|---|---|---|
| insist / suggest / require that … | yalın fiil (be) | The author would insist that it be kept. | Yazar korunmasında ısrar ederdi. |
| It is essential / vital that … | yalın fiil (be) | It is vital that the text be checked. | Metnin kontrol edilmesi hayati önemde. |
| would rather + V1 | yalın fiil | I'd rather stay. | Kalmayı tercih ederim. |
| would rather + özne + past | past simple / past perfect | I'd rather it didn't. | Olmamasını tercih ederim. |
| It's high time + özne + past | past simple | It's high time this book reached readers. | Bu kitabın okura ulaşmasının vakti çoktan geldi. |
| as if / as though + past / past perfect | gerçek dışı | It reads as if it had been written in English. | Sanki İngilizce yazılmış gibi okunuyor. |
- The editor suggested that the passage be shortened. — Editör paragrafın kısaltılmasını önerdi.
- I'd rather you didn't change the ending. — Sonunu değiştirmemeni tercih ederim.
- He talks about the novel as if he had written it himself. — Romandan sanki kendisi yazmış gibi bahsediyor.
💡 Kalıplaşmış subjunctive ifadelerini de unutmayın: be that as it may (öyle olsa bile), come what may (ne olursa olsun), far be it from me to (-mek bana düşmez), suffice it to say (şu kadarını söylemek yeter). Defne ile Oliver'ın konuşmasında bunlardan ikisi geçiyor.
⚠️ Türklerin tipik hatası 1: Subjunctive'de zaman uyumu yapmak ya da -s eklemek: The editor suggested that the passage was shortened. ✗ She insists that he goes. ✗ → …that the passage be shortened ✓ …that he go ✓ Ve would ratherden sonra to: I'd rather to stay ✗ → I'd rather stay ✓
⚠️ Türklerin tipik hatası 2: Gerçek dışı yapılarda şimdiki zaman kullanmak: It's high time this book reaches readers. ✗ It reads as if it has been written in English. ✗ (gerçek dışı) → It's high time this book reached readers. ✓ …as if it had been written in English ✓
Kelimeler
- cover to cover
baştan sona (kitap) - in one sitting
bir oturuşta, ara vermeden - keep someone in suspense
birini merakta bırakmak - hit the nail on the head
tam on ikiden vurmak, tam isabet - the elephant in the room
herkesin bildiği ama konuşmaktan kaçındığı sorun - gather dust
toz toplamak, kullanılmadan kalmak - tell me about it
bana mı anlatıyorsun (aynen öyle) - mind you
gerçi, ama şunu da söyleyeyim - if anything
hatta, aksine - fair point
haklı bir nokta, yerinde bir itiraz - point taken
anlaşıldı, mesajı aldım - heavy-handed
ağır, kaba, abartılı (üslup, müdahale) - tone down
(sözün) dozunu azaltmak, yumuşatmak - a bit much
biraz fazla, abartılı (gündelik) - imagery
İ-mic-ri
imgelem, imgeler - simile
Sİ-mı-li
benzetme (like / as ile) - metaphor
ME-tı-for
mecaz, istiare (doğrudan özdeşleştirme) - personification
pır-sa-nı-fi-KEY-şın
kişileştirme - foreshadow
önceden sezdirmek, habercisi olmak - narrator
anlatıcı - stickler (for)
(bir konuda) çok titiz, kılı kırk yaran kişi - unbelievably
inanılmaz derecede - commence
başlamak, başlatmak (çok resmî) - kick off
başlamak, başlatmak (gündelik) - proofreading
düzelti okuması, son okuma - revised
gözden geçirilmiş, düzeltilmiş - pay a compliment
iltifat etmek - make changes
değişiklik yapmak - do another round of
bir tur daha … yapmak - means a lot
çok şey ifade ediyor, çok anlamlı