Göç Hikâyesi — История переезда
Уровень B2 (выше среднего) · 53 предложений
Дочь возвращается из университета расстроенной из-за обидной шутки, и мать впервые рассказывает ей, как в 1994 году приехала в Стамбул с двумя сумками и сотней долларов.
Deniz o akşam eve kapıyı her zamankinden sert kapatarak girdi. Annesi Larisa mutfakta börek açıyordu; kızının yüzüne bir bakışta bir şeylerin ters gittiğini anladı. — Ne oldu, kızım? Deniz önce bir şey olmadığını söyledi, sonra dayanamayıp anlattı. Üniversitedeki bir grup çalışmasında, annesinin Rus olduğunu öğrenen bir çocuk sırıtarak “Ha, Nataşa mı?” demiş, diğerleri de gülmüştü. — Ben de ona hiçbir cevap veremedim, anne, dedi Deniz. Sadece kalktım, çıktım. Larisa oklavayı bıraktı, ellerini önlüğüne sildi ve iki bardak çay koydu. — Otur, dedi. Sana hiç tam anlatmadığım bir hikâye var.
1994 yılının sonbaharında Larisa, Rostov'dan kalkan bir otobüsle, iki dev bavul ve yüz dolarla İstanbul'a gelmişti. Cebinde inşaat mühendisliği diploması vardı, ama o yıllarda o diplomanın ne Rusya'da ne de Türkiye'de bir karşılığı vardı. Çalıştığı fabrika kapanmış, maaşlar aylardır ödenmiyordu, üstelik annesi de hastalanmıştı. Laleli'de bavul ticareti yapan bir tanıdığı ona “Gel, birkaç ay çalış, sonra dönersin,” demişti. — O birkaç ay otuz yıl sürdü, dedi Larisa gülümseyerek.
İlk işi, Laleli'de deri ceket satan bir dükkânda tezgâhtarlıktı. Dükkânın sahibi Kemal Bey sert, az konuşan, ama hesabını iyi bilen bir adamdı. Onun yirmi beş yaşındaki oğlu Orhan ise Larisa'yı gördüğü ilk gün, babasının duyacağı kadar yüksek sesle “Bu da mı Nataşa?” demişti. Deniz başını kaldırdı, ama annesi devam etti. O yıllarda Türkiye'ye gelen binlerce Rus ve Ukraynalı kadın için bu kelime bir isim değil, bir yaftaydı. Sokakta yürürken arkasından fısıldaşılır, kirasını vaktinde ödediği ev sahibi bile ona selam vermezdi. Mahalledeki kadınlar onu görünce çocuklarını yanlarına çekerdi, sanki Larisa bir hastalık taşıyormuş gibi. — Peki sen ne yaptın? diye sordu Deniz. — Ne yapacağım, çalıştım, dedi Larisa. Bir de dil öğrendim.
Larisa sabah yedide dükkânı açar, gece onda kapatırdı. Müşterilere Rusça satış yapar, aralarda tezgâhın altında sakladığı bir defterle Türkçe çalışırdı. Türkçeyi radyodaki türkülerden, gazetelerin spor sayfalarından ve en çok da dükkânın hesap defterlerinden öğrendi. Bir gün hesapları kontrol ederken, deri getiren bir toptancının Kemal Bey'i aylardır kandırdığını fark etti. Faturalardaki rakamların gelen malla tutmadığını kırık dökük Türkçesiyle, ama rakamları tek tek göstererek anlattı. Kemal Bey bir süre faturalara, sonra Larisa'ya baktı ve hiçbir şey söylemedi. Ertesi gün dükkânın anahtarlarından birini ona verdi.
Yıllar geçtikçe Larisa tezgâhtan kasaya, kasadan muhasebeye geçti. Akşamları açık öğretimde iktisat okudu, sınavlara sabaha kadar çalışarak girdi. Annesine her ay para gönderdi, Rostov'daki evin borcunu kuruşu kuruşuna kapattı. Mahallenin kadınları da zamanla değişti; önce selam verdiler, sonra çaya çağırdılar, sonunda da kızlarını ona Rusça dersine gönderdiler. — Ya o Orhan? diye sordu Deniz. O kaba adama ne oldu? Larisa kahkahayı bastı.
— O kaba adam, dedi, bir kış akşamı dükkânda kalıp benim hesaplarımı kontrol etmek istedi. Tek bir hata bile bulamayınca utandı ve bana Rusça “özür dilerim” demeyi öğrenmeye kalktı. Üç hafta boyunca “izvinite” kelimesini ezberlemeye çalıştı ve her seferinde yanlış söyledi. — Sonra? — Sonra, dedi Larisa, o kaba adamla evlendim. Deniz'in ağzı açık kaldı: babası Orhan, her pazar sabahı annesine Rusça “dobroye utro” diyen o sakin adam, bu hikâyenin kötü adamı mıydı? — Kötü adam değil, dedi Larisa, sadece önyargılı bir adam. Önyargı da bir hastalık gibidir; ilacı tanımaktır. — Babam bunu bana neden hiç anlatmadı? — Çünkü hâlâ utanıyor, dedi Larisa. Bir de “izvinite”yi hâlâ yanlış söylüyor.
Deniz bir süre sessizce çayını içti. Annesinin unlu ellerine, parmağındaki ince alyansa, otuz yılın hem yorgunluğunu hem gururunu taşıyan yüzüne baktı. — Anne, o çocuğa yarın ne söylemeliyim? — Hiçbir şey söyleme, dedi Larisa. Onu bir gün bize yemeğe çağır. — Yemeğe mi? — Evet, dedi annesi ve oklavayı yeniden eline aldı. Bu evde önyargılar börekle tedavi edilir; inanmazsan babana sor. O akşam Orhan Bey eve geldiğinde, kızı onu kapıda kollarını kavuşturmuş bekliyordu. — Baba, dedi Deniz ciddi bir yüzle, bir “izvinite” de bakalım. Orhan Bey bir karısına, bir kızına baktı ve otuz yıl sonra yine yanlış söyledi.
Слова из рассказа
- ters gitmek
пойти не так, не ладиться - sırıtmak
ухмыляться - oklava
скалка - önlük
фартук - bavul ticareti
челночная торговля - karşılığı olmak
иметь цену, чего-то стоить - tezgâhtar
продавец за прилавком - hesabını bilmek
знать счёт деньгам - yafta
ярлык, клеймо - fısıldaşmak
перешёптываться - türkü
турецкая народная песня - toptancı
оптовик - kandırmak
обманывать - fatura
счёт (за коммунальные услуги) - tutmak (rakam)
сходиться (о цифрах) - açık öğretim
заочное (дистанционное) обучение - kuruşu kuruşuna
до последней копейки - önyargı
предубеждение, предрассудок - kahkahayı basmak
расхохотаться - utanmak
стесняться, смущаться - alyans
обручальное кольцо - kollarını kavuşturmak
скрестить руки на груди