Sekizi On Geçe Vapuru — Паром в восемь десять
Уровень B2 (выше среднего) · 53 предложений
Переводчица из Казани каждое утро плывёт на пароме из Кадыкёя в Каракёй, пока однажды её любимую скамейку на корме не занимает незнакомец с фотоаппаратом.
Kadıköy iskelesinden sabah sekizi on geçe kalkan vapur, Vera'nın İstanbul'daki tek değişmez alışkanlığıydı. Kazanlı genç kadın iki yıldır Karaköy'deki bir çeviri bürosunda çalışıyor, her sabah aynı vapura biniyor ve hep arka güvertede, aynı bankta oturuyordu. Elinde bir simit, bir de karton bardakta çay olurdu; simidin yarısı kendisi, yarısı martılar içindi. Martılar bu düzeni çoktan öğrenmişti ve vapur iskeleden ayrılır ayrılmaz geminin arkasında çığlık çığlığa dönmeye başlarlardı.
Bir sonbahar sabahı Vera'nın bankında biri oturuyordu. Ellili yaşlarında, kır saçlı, boynunda eski bir fotoğraf makinesi asılı bir adamdı. Vera önce bozuldu, sonra bankın öbür ucuna ilişti; ne de olsa vapur kimsenin malı değildi. Martılar her zamanki gibi gelince adam da çantasından bir simit çıkardı, ama simidi yanlış tuttuğu için ilk martı az kalsın parmağını ısırıyordu. — Öyle değil, dedi Vera gülerek. Yukarı kaldırın, kendisi alsın. — Teşekkürler, dedi adam ağır bir aksanla. Ben martı konusunda yeniyim. Vera onun da yabancı olduğunu anlayınca rahatladı: demek ki bu vapurda Türkçeyi hatalı konuşan tek kişi o değildi.
Ertesi sabah adam yine oradaydı, ondan sonraki sabah da. Adı Mateus'tu, Lizbonluydu ve bir yayınevi için İstanbul vapurlarını anlatan resimli bir kitap hazırlıyordu. Ortak dilleri Türkçeydi; Vera Portekizce bilmiyordu, Mateus'un Rusçası ise yalnızca “spasibo”dan ibaretti. Yirmi dakikalık yolculuk boyunca kırık dökük cümlelerle her şeyi konuştular: Kazan'ın karını, Lizbon'un tramvaylarını, İstanbul'da ev aramanın çilesini. Bir kelimeyi bilmediklerinde ellerini kollarını sallıyor, hiç anlaşamadıklarında da kahkahayı basıyorlardı. Çaycı Rıza Efendi onları görünce artık sormadan iki çay getiriyordu. — Siz karı koca mısınız? diye sordu bir gün. — Hayır, dedi Vera, biz vapur arkadaşıyız. Rıza Efendi bu cevabı pek mantıklı bulmadı, ama İstanbul'da her şeyin mümkün olduğunu bildiğinden başını salladı.
Mateus çizimlerini Vera'ya göstermeyi hiç sevmezdi. Defterini dizine koyar, Haydarpaşa'yı, Kız Kulesi'ni, Galata'yı birkaç çizgiyle kâğıda geçirir, Vera bakmaya kalkınca da defteri kapatırdı. — Bitmemiş resim, bitmemiş cümle gibidir, derdi. Yarım anlaşılır. Vera bu sözü sonradan birçok kez düşünecekti. Martıların arasında bir ayağı aksak, iri bir martı vardı; Mateus ona “Kaptan” adını takmıştı. Kaptan hiçbir zaman ilk gelen olmazdı, ama simidin en büyük parçasını hep o kapardı. — Tıpkı İstanbul'daki ev sahipleri gibi, derdi Vera, ve ikisi birden gülerdi.
Kış geldi, poyraz başladı, güverte boşaldı; onlar ise atkılarına sarınıp yine arka bankta oturdular. Şubat sonunda bir sabah Mateus her zamankinden sessizdi. — Kitap bitti, dedi sonunda. Gelecek hafta Lizbon'a dönüyorum. Vera ne diyeceğini bilemedi; çayını karıştırdı, oysa içinde şeker yoktu. — Ne güzel, dedi sonra, sesinin titrediğini fark etmemesini umarak. — Cuma son günüm, dedi Mateus. Cuma günü Kaptan'a koca bir simit borçluyuz.
Cuma sabahı Vera iskeleye her zamankinden erken geldi ve iki simit aldı. Vapur sekizi on geçe kalktı, ama arka bank boştu. Vera bütün yolculuk boyunca kapıya baktı; Mateus gelmedi. Martılar bekledi, Kaptan bekledi, simitler Vera'nın kucağında soğudu. Karaköy'e yanaşırken Rıza Efendi elinde kahverengi bir zarfla yanına geldi. — Senin vapur arkadaşın dün akşam bıraktı, dedi. Uçağı sabahmış; vedalaşmayı beceremem, dedi. Zarfın içinde Mateus'un defterinden koparılmış bir sayfa vardı. Resimde arka güvertede oturan, saçları rüzgârda uçuşan bir kadın, elindeki simidi topal bir martıya uzatıyordu. Bu, kitabın kapağıydı: Vera'nın görmesine hiç izin verilmeyen o resim, o “bitmemiş cümle”. Sayfanın arkasında yamuk harflerle Türkçe birkaç satır vardı. “Sana bir şey itiraf etmeliyim: benim atölyem Kadıköy'deydi, Karaköy'de hiçbir işim yoktu.” “Beş ay boyunca her sabah karşıya sadece yirmi dakika konuşmak için geçtim, sonra ilk vapurla geri döndüm.” “Türkçem senin sayende ilerledi; şimdi resim bitti, cümle de bitsin: teşekkür ederim, Vera. Spasibo.”
Vera vapurdan inmedi. Vapur yolcularını indirdi, yenilerini aldı ve yeniden Kadıköy'e doğru yola çıktı; Vera hâlâ arka banktaydı. Simitlerden birini Kaptan'a, ötekini de diğer martılara attı. İşe o gün ilk kez geç kaldı, ama hiç umursamadı. Bir ay sonra posta kutusunda Lizbon damgalı bir paket buldu: kitabın ilk baskısı. İlk sayfada tek bir cümle yazılıydı: “Tejo'da da vapur var; o da sabah sekizi on geçe kalkıyor.” Vera o akşam, hayatında ilk kez, Lizbon'a uçak bileti fiyatlarına baktı.
Слова из рассказа
- vapur
паром, пароход - iskele
пристань, причал - güverte
палуба - martı
чайка - alışkanlık
привычка - bozulmak
расстроиться, обидеться - ilişmek
присесть на краешек - kırık dökük
ломаный (о языке), кое-как - çile
мучение, тяжкое испытание - kahkahayı basmak
расхохотаться - çaycı
человек, который готовит и разносит чай - aksak
хромой - kapmak
схватить, урвать - poyraz
северо-восточный ветер (в Стамбуле) - sarınmak
закутаться - borçlu olmak
быть должным - yanaşmak
причаливать; подходить вплотную - vedalaşmak
прощаться - koparmak
отрывать, вырывать - itiraf etmek
признаваться - umursamamak
не придавать значения, быть всё равно - damga
штемпель, печать