Ağzıyla Kuş Tutmak — Поймать птицу ртом
Уровень C1 (продвинутый) · 52 предложений
Опытная переводчица, живущая в Стамбуле, переводит турецкий роман на русский и спотыкается об одну-единственную идиому, которая не желает переходить из языка в язык.
Vera Sergeyevna on beş yıldır Cihangir'de, denizi ancak iki apartmanın arasındaki dar bir aralıktan gören bir çatı katında yaşıyor ve Türk romanlarını Rusçaya çeviriyordu. Meslektaşları arasında en çetrefil cümleleri bile pürüzsüz bir Rusçaya dökmesiyle tanınırdı; kendisi ise bu ünü, bir sonraki cümlede kaybedilebilecek bir emanet gibi taşırdı. Yazarlar ona güvenir, yayınevleri onu beklerdi; o ise her kitabın sonunda, yolda bir şey düşürmüş olmanın tedirginliğiyle uyanırdı. O sonbahar masasında, yaşlı yazar Hikmet Aras'ın “Saka” adlı ince ama yoğun romanı duruyordu. Roman, ömrünü huysuz ve mutsuz bir annenin gölgesinde geçirmiş bir adamın, annesinin ölümünden sonra onun kuşlarıyla baş başa kalışını anlatıyordu.
İlk yüz sayfa, Vera'nın deyişiyle, ırmak gibi akmıştı; ama yüz birinci sayfada tek bir cümle onu, akıntının ortasındaki bir kaya gibi durdurdu. “Annesine ağzıyla kuş tutsa yaranamazdı.” Anlamı açıktı: ne yaparsa yapsın, imkânsızı bile başarsa, o kadını memnun edemeyecekti. Rusçada da karşılık boldu: iz koji von lezt, yani “derisinden dışarı çıkmak”, ya da hot na golove stoy, yani “ister başının üstünde dur”. Ama hepsinde bir şey eksikti ve Vera bunun ne olduğunu ancak gece yarısı, balkonda üçüncü sigarasını söndürürken fark etti: kuş.
Romanın neredeyse her sayfasında kuşlar vardı: annenin kafeslerdeki sakaları, avludaki serçeler, iskelenin üstünde çığlık atan martılar. Türk okuru bu deyimi, ağızdaki kuşu bir an bile düşünmeden geçip giderdi; çünkü deyimler, eski bozuk paralar gibi, elden ele geçe geçe üzerlerindeki resmi yitirmişti. Oysa bu romanda o resim, belki de yazarın kendisi bile farkında olmadan, yeniden parlıyordu. Kuşu atarsa cümle düzgün ama cansız bir Rusçaya kavuşacak; kuşu tutarsa Rus okurun kaşları havaya kalkacaktı. Vera iki gün boyunca o cümlenin çevresinde, avının etrafında dolanan bir kedi gibi dolandı.
Moskova'daki editörü Galina'ya yazdığı uzun e-postaya ertesi sabah tek satırlık bir cevap geldi. “Veroçka, okur deyim aramaz, akıcılık arar; ‘derisinden çıktı’ yaz, geç.” Galina her zamanki gibi haklıydı; ama Vera da her zamanki gibi, haklı olmanın yetmediği durumlar bulunduğunu düşünüyordu. Çeviri ona hep bir evin eşyalarını başka bir eve taşımak gibi gelmişti: koltuklar sığar, halılar serilir, ama pencereden görünen manzara taşınamaz. Türkçedeki “gönül”ü, “hüzün”ü, “kısmet”i yıllarca bu yüzden Rusçanın en yakın odasına yerleştirmiş, kapıyı da aralık bırakmıştı. Hem zaten fiilin kendisi de sorunluydu: Türkçede insan birine küçülerek, eğilerek, gönlünü hoş etmek için yaranır; Rusçadaki ugodit ise daha çok hedefi on ikiden vurmaya benzer. Ama bu kez kapıyı aralık bırakmak yetmeyecekti; kuş ya içeride olacaktı ya dışarıda.
Sonunda yazara sormaya karar verdi; Hikmet Aras seksenine merdiven dayamıştı ve yıllardır Burgazada'da, telefonunu nadiren açtığı bir inzivada yaşıyordu. Telefonu üçüncü denemede açtı; sesi beklediğinden gençti. “Gelin,” dedi yalnızca, “telefonda kuş konuşulmaz.” Vapur Kınalı'yı geçerken martılar, simit atan çocukların peşinde öyle bir telaşla çığlık atıyordu ki Vera onları da romanın bir sayfasından kaçmış sandı. Adaya yaklaşırken, yazarla tanışmanın bir çevirmen için hem ödül hem tehlike olduğunu düşündü: insan bazen bir kitabı, yazarından daha iyi tanıdığını sanır.
Yazarın evi, iskeleden yukarı tırmanan bir sokağın sonunda, begonviller içinde kaybolmuş ahşap bir köşktü. Bahçede boş ve paslanmış üç kafes asılıydı. Hikmet Bey ona çay koyup derdini dinledi, sonra uzun süre bahçeye, o boş kafeslere baktı. — O deyimi ben yazmadım, dedi sonunda. Annem yazdı. Yedi yaşındayken annesinin, babasıyla bir kavganın ardından kendi kendine “Bu evde ağzınla kuş tutsan yaranamazsın” dediğini duymuş. Bunun bir deyim olduğunu bilmeyen çocuk, ertesi gün bütün öğleden sonrayı bahçede, ağzı açık, serçelerin peşinde koşarak geçirmiş. — Tabii ki bir tane bile tutamadım, dedi yaşlı adam. Ama annem beni pencereden görünce aylardır ilk kez güldü. Bir an sustu, çayını karıştırdı; kaşığın bardağa çarpan sesi, boş kafeslerin rüzgârdaki gıcırtısına karıştı. — Yani romandaki o cümle, hem onu hiçbir zaman memnun edemediğimi hem de bir kez, yalnızca bir kez, ettiğimi anlatıyor. Vera bardağını tabağına bıraktı; on beş yıllık meslek hayatında ilk kez bir deyimin içinde koşan bir çocuk görüyordu.
— Peki son bölüm? diye sordu, kafeslerin anlamını artık sezerek. — Son bölümde kahraman annesinin sakalarını salıverir, dedi Hikmet Bey. Ben de bu kafesleri, annemin öldüğü yaz boşalttım. Romanda kuşlar havalanırken kahraman, sayfanın en altında, ağzını açıp derin bir nefes alıyordu. Vera bu sahneyi okumuş, ama şimdiye kadar onu sıradan bir nefes sanmıştı; oysa bu, yüz birinci sayfadaki kuşa verilmiş gecikmiş bir cevaptı. Kuşu Rusçada atarsa son sayfadaki nefes de havada asılı kalacak, kitabın en sessiz kafiyesi bozulacaktı.
Dönüş vapurunda defterine aynı cümlenin on ayrı çevirisini yazdı, dokuzunun üstünü çizdi. Kimi doğruydu ama uçmuyordu, kimi uçuyordu ama başka bir kitabın göğünde. Geriye kalan, Rusçada hiçbir zaman var olmamış ama yüzyıllardır varmış gibi duran bir sözdü. Kuş yerindeydi, anne yerindeydi, imkânsızlık da yerli yerindeydi. Galina'ya gönderdiği son metinde o cümlenin yanına hiçbir dipnot koymadı; kuşun kendini açıklamaya ihtiyacı yoktu. Son sayfada kahraman yine ağzını açıp nefes aldı; bu kez Rusça. Çevirmenlerin bildiği ama okurların pek üzerinde durmadığı bir sır vardır: bazen bir dilden ötekine geçen şey bir söz değil, bir hayattır.
Bir hafta sonra Moskova'dan yine tek satırlık bir e-posta geldi. “Bu güzel eski atasözünü nereden buldun? Ben hiç duymamıştım, Dal'ın sözlüğünde bile yok.” Vera güldü ve pencereden, iki apartmanın arasındaki o dar deniz şeridine baktı; uzakta, adaların üstünde bir kuş sürüsü dönüyordu. Cevabını yazdı, sildi, yeniden yazdı; sonunda yalnızca iki söz gönderdi: “Burgazada'dan, Galinacığım.”
Слова из рассказа
- çetrefil
запутанный, заковыристый - pürüzsüz
гладкий, без шероховатостей - emanet
вещь, данная на хранение - tedirginlik
тревога, беспокойство - baş başa kalmak
остаться наедине - ağzıyla kuş tutmak
совершить невозможное (букв. поймать птицу ртом) - yaranmak
угождать, стараться понравиться - karşılık
соответствие, эквивалент; ответ - bozuk para
мелочь, монеты - yitirmek
утрачивать, терять - kaşları havaya kalkmak
брови ползут вверх (от удивления) - akıcılık
плавность, беглость - aralık bırakmak
оставлять приоткрытым - on ikiden vurmak
попасть точно в цель, в яблочко - seksenine merdiven dayamak
быть под восемьдесят - inziva
уединение, затворничество - telaş
суета, переполох - köşk
особняк, загородный дом - paslanmak
ржаветь - gıcırtı
скрип - sezmek
догадываться, чувствовать заранее - salıvermek
выпускать на волю - kafiye
рифма - üstünü çizmek
зачёркивать - dipnot
сноска