📚 Все рассказы на турецком

Emanet Zeytinlik — Оливковая роща на хранении

Уровень C1 (продвинутый) · 58 предложений

Брат приезжает из Измира в эгейскую деревню на сбор маслин — с папкой от строительной компании, которая хочет купить отцовскую рощу, — и сестра не задаёт ему ни одного вопроса.

Kasımın ilk haftasında, zeytinin karardığı ve Körfez'den esen rüzgârın tuz kokmaya başladığı günlerde, Selim on iki yıl sonra ilk kez hasat için köye döndü. Gerçi buna bir hasat ziyareti demek pek doğru sayılmazdı; arabasının arka koltuğunda, bir inşaat şirketinin logosunu taşıyan mavi bir dosya duruyordu. Babaları Hüsnü öleli altı ay olmuştu ve Ayvalık'ın ardındaki tepelerde, denize bakan yamaçtaki üç yüz on iki ağaçlık zeytinlik artık iki kardeşindi. Ablası Ayten onu bahçe kapısında, elinde sırıkla, sanki dün ayrılmışlar gibi karşıladı. — Geç kaldın, dedi, örtüleri sermeye başladık bile.

Selim'in hesabı basitti ve İzmir'deki bürosunda, rakamların insana hiç itiraz etmediği o serin odada kusursuz görünüyordu. Şirket, zeytinliğin yerine “doğayla iç içe” kırk villalık bir site kurmak istiyor ve iki kardeşe, babalarının ömrü boyunca kazandığından fazlasını teklif ediyordu. Üstelik yamacın iki yanındaki komşular çoktan satmış, tepenin eteğindeki zeytinliklerin yerinde şimdiden beton iskeletler yükselmeye başlamıştı. Zeytinyağı para etmiyordu, işçi bulunmuyordu, köyde gençlerden eser kalmamıştı; kentin ağzı her yıl biraz daha açılıyor, tepeleri birer birer yutuyordu. Bir de Selim'in kimseye söylemediği, ama gece yarıları onu uykusundan eden bir kredi borcu vardı. Bu hesabın içinde ağaçlar yalnızca birer rakamdı: dönüm başına şu kadar, ağaç başına bu kadar.

Ayten ise hiçbir hesap yapmıyor, yalnızca çalışıyordu. Babasının yanında kalan, köyün okulunda yıllarca öğretmenlik yapan, emekli olunca da kendini tümüyle toprağa veren oydu. Selim'e bir sırık uzattı ve hiçbir şey sormadı; o dosyadan haberdar olduğunu ikisi de biliyordu, ama ikisi de konuyu açmadı. Daha ilk saatlerde Selim'in ofis ellerinde su topladı, beli tutuldu, saçlarına yapraklar, yakasına zeytin taneleri doldu. Ama öğleye doğru eski bir ritim, çocukken öğrenip unuttuğunu sandığı bir beceri kollarına geri döndü: dala vurmanın, ağacı incitmeden silkelemenin bir usulü vardı. Babası bunu ona yedi yaşında öğretmişti: “Ağaca kızgın vurma oğlum; zeytin de insan gibidir, kırılırsa yıllarca küser.”

Akşamüstü çuvalları traktöre yükleyip köyün yağhanesine indiler. Yağhanenin sahibi Rasim Usta, taşların gürültüsünü bastıran bir sesle Selim'i kucakladı ve kaç yıldır ortalıkta görünmediğini yüzüne vurdu. — Bu yıl iş yarı yarıya, dedi sonra, yağ dolu tenekeleri göstererek. Aşağı yamaçlar beton oldu, beton da zeytin vermiyor. Selim karşılık vermedi; ilk sıkım yağın yeşil, acı ve keskin kokusu, hiçbir rakamın taşıyamayacağı kadar ağır bir şeyi, çocukluğunu, burnunun dibine getirmişti. Rasim Usta bir somun ekmeği ikiye bölüp yağa bandırdı ve yarısını Selim'e uzattı. — Bu senin ağaçlarının yağı, dedi. Önce tadına bak, sonra satarsın.

O gece taş evin sobası çıtırdarken Ayten, babalarının kara kaplı defterini masaya koydu. Selim defteri çocukluğundan hatırlıyordu: babası her akşam gözlüğünü burnunun ucuna indirip bir şeyler karalardı, ama ne yazdığını kimseye göstermezdi. Defterde üç yüz on iki ağacın her biri numarasıyla, yaşıyla, hangi yıl ne kadar verdiğiyle kayıtlıydı; bazılarının bir de adı vardı. Yamacın en tepesindeki kırk ağacın karşısına, dedelerinin eğri büğrü el yazısıyla tek bir not düşülmüştü: “Yorgo'nun ağaçları.” Selim bu adı ilk kez duyuyordu. Ayten anlattı: dedeleri 1924'te mübadeleyle Girit'ten gelmiş ve bu köye yerleştirildiğinde, Yunanistan'a gönderilen Rum bir ailenin yarım bıraktığı zeytinliği bulmuştu. Yorgo adındaki o adamın dikip de meyvesini göremediği fidanlar, şimdi yamacın en yaşlı ve en cömert ağaçlarıydı. Dedelerinin sayfanın kenarına yazdığı cümlenin üzerinden, yarım asır sonra babalarının mürekkebiyle bir kez daha, kalın harflerle geçilmişti: “Bu ağaçları biz dikmedik; biz yalnızca emanetçiyiz.”

Selim sayfaları çevirdikçe kendi hayatının da bu deftere ağaç ağaç işlendiğini gördü. Yüz seksen yedi numaranın karşısında “Ayten, 1974” yazıyordu; iki yüz on numaranın karşısında ise “Selim, 1981 — oğlum doğdu, umarım bu ağaç ondan daha az inatçı olur.” Selim istemeden güldü, sonra gülüşü boğazında düğümlendi. Babası her doğumu, her ölümü, her kuraklığı ve her bereketli yılı ağaçlarla kaydetmişti; bu bir tarla defteri değil, bir ailenin nüfus kütüğüydü. Son sayfada, titrek ve hastane kokan bir yazıyla birkaç satır vardı. “Çocuklarım satmak isterse satsınlar, kimse onlara kızmasın; toprak kimsenin kölesi değildir, kimseyi de kendine köle etmesin.” “Yalnızca bir ricam var: imzadan önce bir hasadı birlikte toplasınlar.” Selim başını kaldırıp ablasına baktı. Telefonda “Gel, hasattan sonra oturur kâğıtları imzalarız,” derken Ayten'in bu sayfayı çoktan okumuş olduğunu, onu buraya bir pazarlık için değil, bir vasiyet için çağırdığını o an anladı. — Neden söylemedin? dedi. — Söyleseydim gelir miydin? dedi Ayten. Gelirdin belki, ama dosyanla gelirdin; yüreğini İzmir'de bırakırdın.

Sabah, güneş Midilli'nin üstünden henüz yükselmişken Selim tek başına yamaca çıktı. İki yüz on numarayı bulması uzun sürmedi; gövdesi ötekilerin yanında hâlâ bir delikanlı gibi inceydi, ama dalları yere değecek kadar yüklüydü. Aşağıda, tepenin eteğinde, beton kalıplar sabah güneşinde gri bir yara gibi parlıyordu. Selim cebinden telefonunu çıkardı, şirketin numarasını buldu ve uzun süre ekrana baktı. Kafasında hesap yeniden işlemeye başladı, ama bu kez rakamların arasına Yorgo, dedesi, babası ve yedi yaşında bir çocuk karışmıştı. Sonunda aradı; konuşma iki dakika bile sürmedi.

Eve döndüğünde Ayten kahvaltıyı hazırlamıştı; sofrada zeytin, yeni yağ ve köy ekmeği vardı. Selim hiçbir şey söylemeden sobanın kapağını açtı ve mavi dosyayı içine attı. — Borcun ne olacak? dedi Ayten; demek ki onu da biliyordu. Selim, bu köyde hiçbir sırrın yağhaneden sağ çıkamayacağını düşünüp gülümsedi. — Arabayı satarım, dedi. İzmir'de zaten park yeri bulamıyorum. — Bir de, dedi bir süre sonra, ekmeğini yağa bandırırken, bu yağı şişeleyip İzmir'de satsak ya? — Kim alır ki? dedi Ayten. — Bu ağaçların hikâyesini duyan herkes, dedi Selim. Etikete ne yazacağımızı da biliyorum. O yılın aralık ayında İzmir'deki birkaç şarküteride, üzerinde zeytin dalı çizili sade bir şişe görülmeye başlandı. Etikette yalnızca iki satır vardı: “Yorgo'nun Ağaçları. Biz yalnızca emanetçiyiz.”

Слова из рассказа

🎧 Читать с аудио и переводом каждого предложения

🕊️ Учите турецкий бесплатно с Dilmaçım →