📚 Все рассказы на турецком

Çay Mevsimi — Сезон чая

Уровень C1 (продвинутый) · 54 предложений

Стамбульская журналистка приезжает в горную деревню под Ризе в разгар сбора чая, чтобы написать о пустеющих деревнях, — с уже готовым заголовком в кармане.

Rize'ye indiğimde yağmur, sanki yalnızca benim gelişimi bekliyormuş gibi, tam uçağın merdiveninde başladı. Yazı işleri müdürüm beni buraya “Karadeniz Köyleri Boşalıyor” başlıklı bir dosya için göndermişti ve başlık, ben daha yola çıkmadan atılmıştı bile. Bana düşen, o başlığın altını yaşlı yüzlerle, kilitli kapılarla ve sarmaşığın bacaya dek tırmandığı evlerin fotoğraflarıyla doldurmaktı.

Çamlıyamaç, ana yoldan ayrılıp her virajda biraz daha daralan bir yolun sonunda, bulutların hemen altında asılı duruyordu. Yamaçlar baştan başa çay bahçesiydi; öyle dik, öyle yeşildi ki insan bu toprağın nasıl olup da aşağı kaymadığına şaşıyordu. Aşağıdan bakınca köy, dağa tutunmuş bir avuç beyaz evden ibaretti; daha yukarıda ise yazları hayvanların çıkarıldığı yayla, sisin içinde bir masal gibi görünüp kayboluyordu. Beni köyün en yaşlı sakinlerinden Fadime teyze karşıladı; yetmiş sekiz yaşındaydı, beli bükülmüştü ama elleri hâlâ bir genç kızınki kadar çevikti. — Hoş geldin kızım, dedi. Şehirliler buraya ya yaz tatilinde gelir ya da cenazede; sen hangisi için geldin? Ne cevap vereceğimi bilemedim; galiba ikisinin arasında bir şey için, köyün ölüm ilanını önceden yazmaya gelmiştim.

Sabah beşte, gün daha ağarmadan, evin önünde sırtlarında hasır sepetlerle bekleyen kadınları gördüm. Aralarında Fadime teyzenin gelini, iki komşu kadın ve Gürcistan'dan mevsimlik işçi olarak gelen Nino ile kız kardeşi vardı. Nino Türkçeyi, yıllardır her mayıs sınırı geçip bu yamaçlarda çalışmanın kazandırdığı bir rahatlıkla, ama kendine has bir ezgiyle konuşuyordu. — Burada çayı yabancılar toplar, yabancıları da burada kimse yabancı saymaz, dedi gülerek. Bana da bir makas verdiler; makasa takılı torbayı taze filizlerle doldurmanın ilk on dakikada ne kadar kolay, ikinci saatte ne kadar yorucu olduğunu orada öğrendim. Kadınlar ise eğilip doğrulurken bir yandan türkü söylüyor, bir yandan da köyün bütün dedikodusunu, yağmurdan bile hızlı, bir bahçeden ötekine taşıyorlardı. Öğleye doğru sırtımdaki sepet, sanki içine köyün bütün geçmişi doldurulmuş gibi ağırlaşmıştı.

Mısır ekmeği ve tereyağıyla geçiştirilen o kısa öğle sofrasında sorularımı sıralamaya başladım. Köyde kaç hane kaldığını, gençlerin nereye gittiğini, kışın kaç bacadan duman tüttüğünü sordum. Rakamlar müdürümün başlığını doğrular nitelikteydi: elli haneden kışın ancak on ikisinde ışık yanıyordu. Fadime teyzenin dört çocuğundan üçü İstanbul'a, biri Almanya'ya göçmüş; torunlarının çoğu köyü bayramdan bayrama görür olmuştu. — Bizim burada çay yetişir ama insan yetişmez artık, dedi Fadime teyze. Yetişen de gider. Bu cümleyi defterime altını çizerek yazdım; yazımın son cümlesi olacağından neredeyse emindim.

Akşamüstü, toplanan yaprağın tartıldığı alım yerinde Yusuf'la tanıştım. Otuzlarının başında, gözlüklü, elinde bir tabletle dolaşan bu genç adam, tartı başındaki kalabalığın içinde bir yabancı gibi duruyordu. Ötekiler yağmurluk ve lastik çizme giymişti; o ise beyaz spor ayakkabılarıyla çamurun en kurusunu seçerek yürüyordu. Fadime teyzenin torunu olduğunu ve Ankara'dan geldiğini öğrenince onu da hemen kafamdaki hikâyenin bir parçası yaptım: bayramda gelip birkaç gün sonra dönen gençlerden biri. — Ne zaman dönüyorsunuz? diye sordum, cevabı bildiğinden emin birinin edasıyla. — Dönmüyorum, dedi. Döndüm zaten.

Meğer Yusuf, Ankara'da bir bankanın risk biriminde sekiz yıl çalıştıktan sonra geçen sonbahar istifasını verip köye yerleşmiş. Babasından kalan bahçeyi ilaçsız çaya çevirmiş, bir kooperatif kurmak için aylardır komşularını kapı kapı dolaşıyormuş. — Risk hesaplamayı iyi bilirim, dedi gülümseyerek. En büyük risk, hiçbir şeyi değiştirmeden beklemekti. Tabletinde bana küçük bir harita gösterdi: köyden İstanbul'a, İzmir'e, hatta Berlin'e uzanan ince çizgiler, çayı internetten doğrudan sipariş eden müşterilerin adresleriydi. Berlin'deki çizginin ucunda Almanya'ya göçmüş amcası vardı; ilk siparişi o vermiş, sonra paketleri bütün iş yerine dağıtmıştı. Gidenlerin, giderken köyü yanlarında götürdüklerini ve şimdi o köyün bir parçasını azar azar geri satın aldıklarını düşündüm.

O gece yağmur damda tıpırdarken Fadime teyze, sobanın yanında bana torununu anlattı. — İlk geldiğinde deli dediler ona, dedi. Okumuş adam toprağa döner mi hiç? — Siz ne dediniz? diye sordum. — Ben bir şey demedim; sabahları ona çay demledim, o kadar. Sonra pencereden, karanlıkta seçilmeyen yamaçlara bakarak ekledi: — Yaşlılar gidenleri bekler kızım, ama kimse gelenleri yazmaz. Bu sözün bana söylendiğini anlamak için gazeteci olmaya gerek yoktu.

Kalan günlerde köyü başka bir gözle dolaşmaya başladım. Kilitli kapıların yanı başında yeni boyanmış pencereler, terk edilmiş tarlaların yanında yeniden budanmış bahçeler gördüm. Köy kahvesinde Yusuf'un kooperatif toplantısına gelen on bir kişiyi saydım; aralarında onu ilk günlerde deli diye çağıranlar da vardı. Dönenler bir elin parmaklarını geçmiyordu; ama yaptıkları iş, gidenlerin bıraktığı boşluğu dolduramasa da, en azından o boşluğa bir ışık düşürüyordu. Son gün vedalaşırken Nino, kendi köyünün de Gürcistan'da aynı biçimde boşaldığını söyledi; o da kendi bahçesini başkalarına bırakıp başkalarının bahçesini topluyordu. Göç, demek ki, tek yönlü bir ok değil; birbirine dolanan, düğümlenen ve bazen hiç beklenmedik bir yerde geri dönen bir ipti.

İstanbul'a döndüğümde yazıyı baştan yazdım. Rakamları çıkarmadım; elli haneden on ikisi, bayramdan bayrama görülen torunlar, kilitli kapılar, hepsi yerli yerindeydi. Ama yazıyı Fadime teyzenin sabahları demlediği çayla ve Yusuf'un o kısa cevabıyla bitirdim: “Dönmüyorum, döndüm zaten.” Müdürüm metni okuyunca kaşlarını çattı ve başlığın artık uymadığını söyledi. — Haklısınız, dedim. Başlığı da değiştirdim: “Çay Yetişir, İnsan Döner.” Yazı yayımlandıktan bir hafta sonra kargoyla küçük bir paket geldi; içinde bir kilo çay ve Fadime teyzenin torununa yazdırdığı belli olan iki satırlık bir not vardı. “Bizi yazdın kızım; şimdi gel de bir bayramı bizimle geçir, cenazeye değil.” Masamdaki bardaktan buhar yükselirken, oraya bu kez hangisi için gideceğimi çok iyi biliyordum.

Слова из рассказа

🎧 Читать с аудио и переводом каждого предложения

🕊️ Учите турецкий бесплатно с Dilmaçım →