📘 İngilizce kursu: tüm üniteler
C2 · Ünite 6: Edebî dil (Literary English)
Mecaz, benzetme, anlatım teknikleri · edebî metin okuma
Metin: The clockmaker's last winter
Bu ünite için yazılmış kısa bir öykü: anlatıcı Leyla, dokuz yaşındayken Kuzguncuk'ta saatçi dedesiyle geçirdiği son kışı hatırlıyor. Metin birinci tekil kişi ağzından, geçmiş zamanda anlatılıyor; arada geriye dönüşler (past perfect) ve serbest dolaylı anlatım var. Okurken benzetmeleri ([[like]], [[as if]]), mecazları, kişileştirmeleri ve devrik cümleleri ([[Never had I seen…]]) bulmaya çalışın.
Narrator: My grandfather's shop stood at the bottom of a steep street in Kuzguncuk, wedged between a bakery and a barber's like a book that someone had forgotten to return to the shelf.
Dedemin dükkânı Kuzguncuk'ta dik bir sokağın dibinde, bir fırınla bir berberin arasına, birinin rafa geri koymayı unuttuğu bir kitap gibi sıkışmış dururdu.
Narrator: Inside, time did not pass; it was kept. Forty clocks muttered on the walls, each a little out of step with its neighbors, so that the hour never struck once but arrived in a long, untidy procession.
İçeride zaman geçmezdi; saklanırdı. Duvarlarda kırk saat mırıldanırdı; her biri komşusuyla biraz uyumsuzdu, öyle ki saat hiçbir zaman tek seferde çalmaz, uzun ve dağınık bir alay hâlinde gelirdi.
Narrator: He was a small man with enormous hands, hands that could coax a dead watch back to life and yet trembled, in his last winter, whenever he lifted a glass of tea.
Kocaman elleri olan ufak tefek bir adamdı; ölü bir saati tatlılıkla hayata döndürebilen, ama son kışında ne zaman bir çay bardağını kaldırsa titreyen eller.
Narrator: I was nine that winter, and I believed, as children believe in the sea, that he would always be there.
O kış dokuz yaşındaydım ve çocukların denize inandığı gibi, onun hep orada olacağına inanıyordum.
Narrator: Snow came early that year. It crept down the hill in the night, softened the edges of the rooftops and silenced the ferries, as if the whole city had agreed to whisper.
O yıl kar erken geldi. Gece tepeden aşağı süzüldü, damların kenarlarını yumuşattı ve vapurları susturdu; sanki bütün şehir fısıldaşmaya karar vermişti.
Narrator: Never had I seen the street so still. Even the gulls, those loud and tireless gossips of the Bosphorus, sat hunched on the railings and said nothing.
Sokağı hiç bu kadar durgun görmemiştim. Boğaz'ın o gürültücü ve yorulmak bilmez dedikoducuları martılar bile parmaklıklara büzülüp tek söz etmeden oturuyordu.
Narrator: That afternoon he handed me a pocket watch with a cracked face. 'This one,' he said, 'has stopped at a quarter past three for thirty years. Shall we find out why?'
O öğleden sonra bana camı çatlak bir cep saati uzattı. “Bu,” dedi, “otuz yıldır üçü çeyrek geçe durmuş. Nedenini öğrenelim mi?”
Narrator: I remembered then the story my mother had told me: the watch had belonged to his own father, who had left one morning on a ship bound for a city no one in the family could pronounce, and had never written.
O an annemin bana anlattığı hikâyeyi hatırladım: saat dedemin babasınındı; o adam bir sabah, ailede kimsenin adını telaffuz edemediği bir şehre giden bir gemiye binip gitmiş ve bir daha hiç mektup yazmamıştı.
Narrator: We worked by the light of a single lamp. Grandfather named each part as he lifted it out, the mainspring, the balance wheel, the tiny jeweled pivots, and the names fell into my palm like seeds.
Tek bir lambanın ışığında çalıştık. Dedem her parçayı çıkarırken adını söylüyordu: zemberek, denge çarkı, minik taşlı mil yatakları… Adlar avucuma tohumlar gibi düşüyordu.
Narrator: Was it broken, then, or simply tired? He did not say. He only bent closer, his breath a small cloud above the open case.
Peki bozuk muydu, yoksa yalnızca yorgun mu? Söylemedi. Sadece daha çok eğildi; nefesi açık kasanın üzerinde küçük bir buluttu.
Narrator: Somewhere behind us the clocks began to strike five, one after another, a ragged choir that never quite agreed on the tune.
Arkamızda bir yerde saatler birbiri ardına beşi çalmaya başladı; ezgi üzerinde bir türlü anlaşamayan, düzensiz bir koro.
Narrator: Then there was a click, no louder than a raindrop on a windowsill, and the second hand shivered and began to move.
Sonra bir tık sesi geldi, pencere pervazına düşen bir yağmur damlasından daha yüksek değil; saniye ibresi ürperdi ve dönmeye başladı.
Narrator: Grandfather sat back. For a long moment he did not speak, and I understood, in the dim way children understand such things, that he was not looking at the watch at all.
Dedem arkasına yaslandı. Uzun bir süre konuşmadı ve ben, çocukların böyle şeyleri anladığı o bulanık biçimde, onun aslında saate hiç bakmadığını anladım.
Narrator: 'Time is a patient creditor,' he said at last. 'It always collects, but it never hurries you.'
“Zaman sabırlı bir alacaklıdır,” dedi sonunda. “Alacağını her zaman tahsil eder ama seni asla sıkıştırmaz.”
Narrator: He died in March, when the snow had turned to slush and the ferries had found their voices again.
Martta öldü; kar sulu sepkene dönmüş, vapurlar yeniden seslerini bulmuştu.
Narrator: The shop was sold, and the clocks scattered like starlings at the clap of a hand, to collectors, to cousins, to strangers who would never know which of them ran slow.
Dükkân satıldı; saatler bir el çırpışında havalanan sığırcıklar gibi dağıldı: koleksiyonculara, kuzenlere, hangisinin geri kaldığını asla bilmeyecek yabancılara.
Narrator: I kept the pocket watch. It runs a little fast, as though it were trying to make up for the thirty years it lost.
Cep saatini ben sakladım. Biraz ileri gidiyor; sanki kaybettiği otuz yılı telafi etmeye çalışıyormuş gibi.
Narrator: Sometimes, late at night, I hold it to my ear and listen. It does not tell me the time. It tells me that someone once waited, and that someone else, much later, refused to stop listening.
Bazen gece geç saatlerde onu kulağıma tutup dinliyorum. Bana saati söylemiyor. Bir zamanlar birinin beklediğini, çok sonra da bir başkasının dinlemekten vazgeçmeyi reddettiğini söylüyor.
Dilbilgisi
Benzetme ve mecaz: simile ve metaphor
Türkçede “Aslan gibi adam” bir benzetme, “Adam aslandır” ise mecazdır (istiare ya da teşbih-i beliğe yakın). İngilizcede de ayrım aynıdır: simile bir benzetme edatıyla kurulur (like, as, as … as, as if, as though); metaphor ise edatsız, doğrudan özdeşleştirmedir. Öyküdeki like a book that someone had forgotten to return to the shelf bir benzetmedir; Time is a patient creditor ise mecazdır: zaman bir alacaklıya “benzemez”, alacaklının kendisi olur.
| Yapı | Tür | Örnek | Türkçe |
|---|---|---|---|
| like + isim | simile | the names fell into my palm like seeds | adlar avucuma tohumlar gibi düştü |
| as + cümle | simile | as children believe in the sea | çocukların denize inandığı gibi |
| as + sıfat + as | simile | as still as a photograph | bir fotoğraf kadar durgun |
| as if / as though + cümle | simile (varsayım) | as if the whole city had agreed to whisper | sanki bütün şehir fısıldaşmaya karar vermişti |
| X is Y | metaphor | Time is a patient creditor. | Zaman sabırlı bir alacaklıdır. |
| isim tamlaması / sıfat | metaphor | the gossips of the Bosphorus (= martılar) | Boğaz'ın dedikoducuları |
- O my Luve's like a red, red rose, / That's newly sprung in June. — (Robert Burns, 1794 — İskoç lehçesi: Luve = love) Ah sevgilim, kırmızı, kıpkırmızı bir gül gibi, / Haziranda yeni açmış. → like ile benzetme
- I wandered lonely as a cloud / That floats on high o'er vales and hills. — (William Wordsworth, 1807) Yalnız dolaştım bir bulut gibi, / Vadilerin, tepelerin üstünde yükseklerde süzülen. → as ile benzetme; o'er = over
- All the world's a stage, / And all the men and women merely players. — (William Shakespeare, As You Like It) Bütün dünya bir sahnedir, / Ve bütün kadınlar, erkekler yalnızca oyuncu. → mecaz
💡 Mecaz yalnızca X is Y biçiminde gelmez; çoğu zaman fiile ya da sıfata gizlenir: Inside, time did not pass; it was kept. (zaman saklanan bir eşya gibi), a ragged choir (saatler bir koro), his breath a small cloud. Bu gizli mecazlara implied metaphor denir ve C2 düzeyinde okurken en çok gözden kaçan ayrıntılar bunlardır.
⚠️ Türklerin tipik hatası: Türkçedeki “gibi”yi her yerde like ile çevirmek. Edebî ve resmî dilde cümle gelecekse as ya da as if kullanılır: like children believe (günlük dilde duyulur ama edebî metinde zayıf) → as children believe ✓; like the city had agreed → as if the city had agreed ✓. Ayrıca as ile like anlamca da ayrışır: He worked as a clockmaker. (saatçi olarak — gerçekten saatçiydi) ✓ / He worked like a clockmaker. (saatçi gibi — saatçi değildi) ✓. Bir de as if sonrasında gerçek dışılık için geçmiş biçim gelir: as though it were trying ✓ (it is trying ✗).
Söz sanatları: kişileştirme, ad aktarması, abartma, küçümseme, karşıtlık
İngiliz edebiyat eleştirisinde söz sanatlarının adları çoğu Yunanca ve Latinceden gelir; Türkçedeki divan ve modern edebiyat terimleriyle büyük ölçüde örtüşür. Aşağıdaki tablo, en sık karşılaşacağınız sanatları Türkçe karşılıklarıyla ve öyküden örneklerle veriyor.
| Sanat | Türkçe | Tanım | Örnek |
|---|---|---|---|
| personification | kişileştirme (teşhis) | cansıza insan özelliği vermek | Snow crept down the hill. / Forty clocks muttered. |
| metonymy | ad aktarması (mecaz-ı mürsel) | bir şeyi yakın ilişkili bir şeyle anmak | The ferries found their voices (= düdükleri). |
| synecdoche | parça-bütün ilişkisi | parçayla bütünü ya da bütünle parçayı anmak | all hands on deck (= bütün tayfa) |
| hyperbole | abartma (mübalağa) | bilerek aşırıya kaçmak | I've told you a million times. |
| understatement / litotes | küçümseme, olumsuzla övme | bilerek hafif söylemek | no louder than a raindrop / not bad at all |
| oxymoron | karşıtlık (tezat, sözcük düzeyinde) | zıt sözcükleri yan yana koymak | parting is such sweet sorrow |
| antithesis | karşıtlık (cümle düzeyinde) | zıt fikirleri koşut yapıda sunmak | It always collects, but it never hurries you. |
| symbol | simge | somut nesnenin soyut bir anlam taşıması | the stopped watch = bekleyiş, kayıp |
- It was the best of times, it was the worst of times. — (Charles Dickens, A Tale of Two Cities, 1859) Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. → antithesis
- Good night, good night! Parting is such sweet sorrow. — (William Shakespeare, Romeo and Juliet) İyi geceler, iyi geceler! Ayrılık öyle tatlı bir hüzün ki. → oxymoron
- Hope is the thing with feathers / That perches in the soul. — (Emily Dickinson, ilk yayım 1891) Umut tüyleri olan şeydir, / Ruha konan. → mecaz ve kişileştirme
💡 Öyküde simge, metnin asıl konusunu taşır: otuz yıl önce durmuş saat, babasını bekleyen bir oğlun bekleyişidir; saatin yeniden çalışması ise bir tür kabullenme ve barışmadır. Sınavda “What does the watch most probably symbolize?” gibi bir soruyla karşılaşırsanız, nesnenin metinde nerede ve hangi duyguyla göründüğüne bakın.
⚠️ Türklerin tipik hatası: irony ile sarcasmı aynı sanmak. sarcasm birini incitmek için söylenen alaydır; irony ise söylenenle kastedilen ya da beklenenle olan arasındaki karşıtlıktır ve alaycı olmak zorunda değildir. Saatin otuz yıl durup tam dedenin son kışında yeniden çalışması durum ironisidir (situational irony), alay değildir. Bir de hyperboleyi “hayper-bol” diye okumak yaygındır; doğrusu “hay-PÖR-bı-li”.
Sesin sanatı: aliterasyon, asonans, yansıma ve ritim
Edebî İngilizcede anlam kadar ses de önemlidir. Türk şiirindeki aliterasyon (ünsüz yinelemesi) ve asonans (ünlü yinelemesi) İngilizcede de aynı adlarla bilinir. Bunlara ek olarak İngiliz şiiri vurgulu ve vurgusuz hecelerin düzenli dizilişine dayanır: Türk aruz ve hece ölçüsünden farklı olarak, ritmi hece sayısı değil vurgu yaratır.
| Sanat | Türkçe | Örnek | Açıklama |
|---|---|---|---|
| alliteration | aliterasyon | softened the edges… silenced the ferries | s sesi yinelemesi fısıltı etkisi yaratır |
| assonance | asonans | the fair breeze blew, the white foam flew | ünlü sesleri ve iç uyak yineleniyor |
| onomatopoeia | yansıma (ses taklidi) | click, tick, hiss, murmur, buzz | anlamı sesinden gelen sözcükler |
| rhyme | uyak (kafiye) | day / May, rose / grows | dize sonlarında ses benzerliği |
| iambic pentameter | beş iambuslu dize | shall I | com-PARE | thee TO | a SUM | mer's DAY | vurgusuz-vurgulu × 5 |
- The fair breeze blew, the white foam flew, / The furrow followed free. — (Samuel Taylor Coleridge, The Rime of the Ancient Mariner, 1798) Hoş rüzgâr esti, beyaz köpük uçtu, / Dümen suyu özgürce izledi. → f ve b aliterasyonu, iç uyak
- Shall I compare thee to a summer's day? / Thou art more lovely and more temperate. — (William Shakespeare, Sonnet 18) Seni bir yaz gününe mi benzeteyim? / Sen daha güzel, daha ılımansın. → iambic pentameter; thee = you, thou art = you are
💡 Şiiri sesli okurken içerik sözcüklerini (isim, fiil, sıfat) vurgulayın, işlev sözcüklerini (a, the, to, and) schwa ile, yani “ı” gibi zayıf söyleyin: to a SUMmer's DAY → “tı ı SA-mırz DEY”. İngiliz şiirinin ritmi ancak bu zayıflatmayla duyulur.
⚠️ Türklerin tipik hatası: Türkçedeki gibi her heceye eşit ağırlık vererek okumak. Böylece to a summer's day “tu e sammers dey” olur ve dize ritmini tümüyle kaybeder. Bir başka hata da yansıma sözcüklerini Türkçe karşılıklarıyla kurmaktır: saatin sesi İngilizcede tick-tock ✓ (tik-tak ✗), kapı creakler, yılan hissler, arı buzzlar.
Anlatıcı, bakış açısı ve serbest dolaylı anlatım
Bir öyküyü kimin anlattığı, okura neyi bilip neyi bilmeyeceğini belirler. Türk edebiyatında da kullanılan ben anlatıcı, kahraman bakış açılı üçüncü kişi ve tanrısal (her şeyi bilen) anlatıcı ayrımı İngilizcede şöyle adlandırılır. Öykümüzde anlatıcı birinci kişidir ve iki zamanı birlikte taşır: dokuz yaşındaki Leyla'nın gördükleri ile yetişkin Leyla'nın şimdi anladıkları.
| Terim | Türkçe | Özellik |
|---|---|---|
| first-person narrator | ben anlatıcı | I ile anlatır; yalnızca kendi bildiğini bilir |
| third-person limited | kahraman bakış açılı anlatıcı | he / she ile anlatır ama tek bir karakterin zihnine bağlıdır |
| omniscient narrator | tanrısal (her şeyi bilen) anlatıcı | bütün karakterlerin düşüncelerini bilir |
| unreliable narrator | güvenilmez anlatıcı | anlattıklarına tam güvenilemez (çocuk, yanılgıda olan, gizleyen) |
| free indirect discourse | serbest dolaylı anlatım | karakterin düşüncesi tırnaksız ve said olmadan anlatıcının sesine karışır |
| stream of consciousness | bilinç akışı | düşünceler kesintisiz, çağrışımlarla ve çoğu kez noktalama gevşetilerek verilir |
Serbest dolaylı anlatım C2 okuru için en önemli tekniktir. Karşılaştırın: doğrudan anlatım I wondered, 'Is it broken or just tired?'; dolaylı anlatım I wondered whether it was broken or simply tired.; serbest dolaylı anlatım ise Was it broken, then, or simply tired? Son cümlede ne tırnak ne I wondered vardır; ama zaman geriye kaymıştır (is → was) ve soru düzeni korunmuştur. Bu, okura karakterin o anki iç sesini duyurur.
- Was it broken, then, or simply tired? He did not say. — Peki bozuk muydu, yoksa yalnızca yorgun mu? Söylemedi. → serbest dolaylı anlatım (çocuk anlatıcının o anki sorusu)
- I understood, in the dim way children understand such things, that he was not looking at the watch at all. — Çocukların böyle şeyleri anladığı o bulanık biçimde, onun aslında saate hiç bakmadığını anladım. → yetişkin anlatıcının geriye bakan yorumu
- It is a truth universally acknowledged, that a single man in possession of a good fortune, must be in want of a wife. — (Jane Austen, Pride and Prejudice, 1813) Herkesçe kabul edilen bir gerçektir ki iyi bir servete sahip bekâr bir erkeğin bir eşe ihtiyacı vardır. → anlatıcının ironik sesi: “herkesçe kabul edilen” aslında toplumun beklentisidir
💡 Austen'in ünlü açılış cümlesi, anlatıcı sesinin ironi taşıyabileceğinin klasik örneğidir: cümle evrensel bir doğru ilan ediyor gibi görünür, ama roman boyunca asıl “ihtiyacın” bekâr erkeklerin değil, onları damat adayı gören ailelerin olduğu anlaşılır. Sınavda “The author's tone in the opening sentence is best described as…” sorusuna doğru cevap çoğu zaman ironictir, sincere değil.
⚠️ Türklerin tipik hatası: serbest dolaylı anlatımı dilbilgisi hatası sanıp “düzeltmek”. Was it broken, then? cümlesinde I wondered yok diye It was broken, then? ✗ ya da Whether it was broken ✗ yazmak tekniği bozar. Bir de anlatıcıyı yazarla özdeşleştirmek: birinci kişi anlatıcı (I) yazar değildir; sınavlarda the narrator ile the author arasındaki ayrım sık sınanır.
Edebî dilbilgisi: anlatı zamanları, üslupsal devrik yapı ve eski biçimler
Edebî anlatının dilbilgisi, gündelik dilin dilbilgisinden çok farklı değildir; ama bazı yapılar üslup için bilinçli olarak seçilir. Üç noktaya dikkat edin: (1) anlatı geçmiş zamanla ilerler ve geriye dönüşler past perfect ile açılır; (2) vurgu ve gerilim için devrik yapı kullanılır; (3) 1900 öncesi metinlerde eski zamir ve fiil biçimleri karşınıza çıkar.
| Yapı | İşlev | Örnek |
|---|---|---|
| past simple / past continuous | anlatının ana çizgisi ve arka plan | We worked by the light of a single lamp. |
| past perfect | geriye dönüş (flashback) | the watch had belonged to his own father, who had left one morning |
| would / used to + V | geçmişteki alışkanlık | Every evening he would wind the clocks one by one. |
| olumsuz zarf + devrik | vurgu, şaşkınlık | Never had I seen the street so still. |
| yer / yön zarfı + fiil + özne | canlı sahne | Down came the snow. / In walked the barber. |
| thou / thee / thy / thine | sen / seni / senin / seninki (eski) | Shall I compare thee to a summer's day? |
| art, hast, doth, -est, -eth | eski fiil biçimleri | thou art (= you are), he hath (= he has), she speaketh (= she speaks) |
- Never had I seen the street so still. — Sokağı hiç bu kadar durgun görmemiştim. → olumsuz zarf başa geçince yardımcı fiil özneden önce gelir
- Down came the snow, and with it a silence no one could explain. — Kar yağdı, onunla birlikte de kimsenin açıklayamadığı bir sessizlik geldi. → yön zarfı + fiil + özne
- Little did she know that the watch would outlive them all. — Saatin hepsinden uzun yaşayacağından haberi bile yoktu. → önceden haber verme (foreshadowing)
💡 Down came the snow tipindeki devrik yapıda yardımcı fiil kullanılmaz; ana fiilin kendisi özneden önce gelir. Ama özne zamirse devrilme olmaz: Down it came. ✓ (Down came it. ✗). Never had I seen tipinde ise yardımcı fiil gerekir ve özne zamir de olsa devrilme zorunludur (C1 düzeyindeki devrik yapılar ünitesinin kuralları).
⚠️ Türklerin tipik hatası: geri dönüşte past perfect'i atlamak. Türkçede “Annemin anlattığı hikâyeyi hatırladım: saat dedemin babasınındı” deriz ve zaman ayrımı belirsiz kalır; İngilizcede the watch belonged to his father ✗ (anlatı ânıyla karışır) → the watch had belonged to his father ✓. Eski biçimlerde de thou ile thee karıştırılır: thou özne (I gibi), thee nesne (me gibi): I love thou ✗ → I love thee ✓; thee art ✗ → thou art ✓.
Edebî metni okumak: ton, atmosfer ve sınav stratejisi
YDS ve benzeri sınavların okuma bölümlerinde edebî ya da denemesel paragraflar zaman zaman çıkar ve sorular çoğunlukla yazarın tonu, sözcüğün bağlamdaki anlamı ve çıkarım üzerinedir. Türk öğrenciler bu sorularda çoğu zaman metnin konusunu doğru anlar ama tavrı yanlış okur. Bunun çaresi, ton sözcüklerini kesin anlamlarıyla bilmek ve metindeki duygu yüklü sözcükleri işaretlemektir.
| Ton / atmosfer sözcüğü | Türkçe | Metindeki işaret |
|---|---|---|
| wistful / nostalgic | buruk, özlemli / nostaljik | geçmiş zaman, kayıp, hatırlama (I was nine that winter…) |
| poignant | dokunaklı | küçük ayrıntıdaki büyük duygu (trembled… whenever he lifted a glass of tea) |
| ominous / foreboding | uğursuz / kötü bir şey sezdiren | sessizlik, karanlık, kesik cümleler (sat hunched… said nothing) |
| ironic | ironik | beklenenle olanın çelişmesi |
| detached / objective | mesafeli / nesnel | duygusuz, kayıt tutar gibi anlatım |
| sardonic / scathing | acı alaylı / yerden yere vuran | sert sıfatlar, abartma, alay |
| whimsical / playful | fantezili, cilveli / oyunbaz | beklenmedik benzetmeler, hafiflik |
- The overall tone of the story is wistful rather than tragic. — Öykünün genel tonu trajik olmaktan çok buruk ve özlemlidir.
- The silent gulls create an ominous mood before the old man's death. — Sessiz martılar yaşlı adamın ölümünden önce uğursuz bir atmosfer yaratır.
- The stopped watch can be read as a symbol of unfinished grief. — Durmuş saat, tamamlanmamış bir yasın simgesi olarak okunabilir.
💡 Sınav stratejisi: (1) Önce soruyu okuyun ve ton mu, anlam mı, çıkarım mı sorulduğunu belirleyin. (2) Metinde like, as if gibi işaretleri ve olağan dışı sıfat-isim birlikteliklerini (a patient creditor, a ragged choir) bulun; mecaz genellikle orada saklıdır. (3) Aşırı ya da mutlak ifade içeren seçeneklerden (always, completely, bitterly) kuşkulanın; edebî metinlerde ton çoğu zaman ölçülüdür.
⚠️ Türklerin tipik hatası: mecazı sözlük anlamıyla okumak. Time is a patient creditor cümlesini “zamanın borç verdiği” biçiminde anlamak ✗; cümle “zaman her şeyin bedelini er geç alır ama acele ettirmez” demektir ✓. Bir de ton sözcüklerini Türkçe çağrışımla seçmek: nostalgic her zaman olumlu, sentimental ise çoğu zaman eleştirel bir nitelemedir (“aşırı duygusal, duygu sömürüsüne kaçan”).
Kelimeler
- simile
Sİ-mı-li
benzetme (like / as ile) - metaphor
ME-tı-for
mecaz, istiare (doğrudan özdeşleştirme) - personification
pır-sa-nı-fi-KEY-şın
kişileştirme - alliteration
aliterasyon, ünsüz yinelemesi - imagery
İ-mic-ri
imgelem, imgeler - narrator
anlatıcı - unreliable narrator
güvenilmez anlatıcı - flashback
geriye dönüş - tone / mood
(yazarın) tavrı, ton / (metnin) atmosferi, havası - wistful
hüzünlü bir özlemle dolu - ominous
A-mi-nıs
uğursuz, kötü bir şeyin habercisi - poignant
POY-nyınt
dokunaklı, yüreğe işleyen - irony
AY-rı-ni
ironi, kinaye - understatement
küçümseme, olduğundan hafif söyleme - hyperbole
hay-PÖR-bı-li
abartma, mübalağa - oxymoron
karşıt anlamlı sözcükleri birleştirme - stanza / verse
şiir kıtası, bent / dize; manzume - prose
PROUZ
düzyazı, nesir - wedged between
arasına sıkışmış - mutter
mırıldanmak (genellikle hoşnutsuzca) - coax
KOUKS
tatlılıkla ikna etmek, ustalıkla yola getirmek - creep (crept, crept)
sessizce sürünmek, sinsice ilerlemek - hunched
büzülmüş, kamburunu çıkarmış - ragged
RE-gid
düzensiz, pürüzlü; yırtık pırtık - shiver
ürpermek, titremek - slush
sulu kar, kar çamuru - scatter
dağılmak, saçılmak - creditor
alacaklı - make up for
telafi etmek, açığı kapatmak