📘 İngilizce kursu: tüm üniteler
C2 · Ünite 1: Deyimler (Idioms)
Sık deyimler ve kökenleri · doğru bağlamda kullanım
Metin: Learning the ropes
Boston'da yaşayan çevirmen Selin Arıkan, bir dil dergisine yazdığı denemede İngilizce deyimlerle üç yıllık serüvenini anlatıyor (kişiler kurgusaldır). Metindeki deyimleri, kökenlerine dair anlatılanları ve yazarın [[when to use one, and when not to]] dediği üslup uyarılarını izleyin.
Selin: When I first moved to Boston to work as a translator, I assumed that a decade of grammar drills had prepared me for anything. It took me less than a week to realize that I was out of my depth.
Çevirmen olarak çalışmak için Boston'a ilk taşındığımda, on yıllık dilbilgisi alıştırmalarının beni her şeye hazırladığını sanıyordum. Boyumu aşan bir suya girdiğimi anlamam bir haftadan kısa sürdü.
Selin: At my first team meeting, my manager, Carol, announced that we would have to hit the ground running because the client wanted a ballpark figure by Friday. I nodded politely, wrote down both phrases, and understood neither.
İlk ekip toplantımda müdürüm Carol, müşteri cumaya kadar kabaca bir rakam istediği için işe hiç vakit kaybetmeden dalmamız gerektiğini söyledi. Kibarca başımı salladım, iki ifadeyi de not ettim ve hiçbirini anlamadım.
Selin: Idioms, I soon discovered, are where a language keeps its memories. Behind almost every one lies a story, and once you know the story, the phrase stops being a riddle and becomes a picture.
Kısa sürede fark ettim ki deyimler, bir dilin anılarını sakladığı yerdir. Neredeyse her birinin ardında bir hikâye yatar; hikâyeyi öğrendiğinizde ifade bir bilmece olmaktan çıkar, bir resme dönüşür.
Selin: Take 'learn the ropes.' On old sailing ships, a new sailor had to master a bewildering network of ropes before he was of any use on deck. Today a new employee learns the ropes in an office where the only rope in sight might be a phone charger.
“Learn the ropes”u ele alalım. Eski yelkenli gemilerde yeni bir tayfa, güvertede bir işe yarayabilmek için önce akıl karıştırıcı bir halat ağını ustalıkla kullanmayı öğrenmek zorundaydı. Bugün yeni bir çalışan işin inceliklerini, görünürdeki tek “halatın” telefon şarj kablosu olabileceği bir ofiste öğreniyor.
Selin: Sport has been an even more generous donor. A ballpark figure, I eventually learned, comes from baseball: it is a rough estimate, close enough to land somewhere inside the park. 'Touch base,' another favorite of Carol's, also has its roots on the baseball field.
Spor ise çok daha cömert bir bağışçı olmuş. Sonunda öğrendim ki “ballpark figure” beyzboldan gelir: sahanın içinde bir yere düşecek kadar yakın, kabaca bir tahmindir. Carol'ın bir başka sevdiği ifade olan “touch base”in kökleri de beyzbol sahasındadır.
Selin: Boxing gave us 'throw in the towel,' from the moment a trainer tosses a towel into the ring to stop a fight his boxer can no longer win, and 'saved by the bell,' when the bell that ends a round rescues a fighter in trouble.
Boks bize, antrenörün boksörünün artık kazanamayacağı bir maçı durdurmak için ringe havlu attığı andan gelen “throw in the towel”u ve raundu bitiren zilin zor durumdaki bir dövüşçüyü kurtardığı andan gelen “saved by the bell”i verdi.
Selin: The theater contributed 'steal someone's thunder.' According to a well-known story, an eighteenth-century playwright invented a new way of producing the sound of thunder on stage, only to hear it used in a rival's production after his own play had failed.
Tiyatronun katkısı “steal someone's thunder” oldu. Bilinen bir hikâyeye göre 18. yüzyılda bir oyun yazarı sahnede gök gürültüsü sesi çıkarmanın yeni bir yolunu bulmuş, ama kendi oyunu tutmayınca bu buluşun bir rakibin oyununda kullanıldığını duymak zorunda kalmış.
Selin: Not every story, however, deserves to be believed. Popular etymology is full of colorful inventions, and the more dramatic an explanation sounds, the more cautious a careful reader should be.
Ne var ki her hikâye inanılmayı hak etmiyor. Halk etimolojisi renkli uydurmalarla doludur ve bir açıklama ne kadar çarpıcı görünürse dikkatli bir okur o kadar temkinli olmalıdır.
Selin: The tale that 'saved by the bell' refers to people who were buried alive with a bell tied to their wrist is a case in point: it makes a wonderful story, but the phrase almost certainly comes from boxing.
“Saved by the bell”in, bileğine zil bağlanarak diri diri gömülen insanlardan geldiği masalı buna iyi bir örnektir: harika bir hikâye olur ama ifade neredeyse kesinlikle bokstan gelir.
Selin: Knowing where an idiom comes from is useful, but it is not enough. The real challenge is knowing when to use one, and, just as importantly, when not to.
Bir deyimin nereden geldiğini bilmek yararlıdır ama yetmez. Asıl zorluk onu ne zaman kullanacağınızı ve en az onun kadar önemlisi, ne zaman kullanmayacağınızı bilmektir.
Selin: In my second month, eager to show off, I told a client that her deadline was a piece of cake. Carol later took me aside and explained, kindly but firmly, that what sounds charming over coffee can sound careless in an email to someone who is paying for your services.
İkinci ayımda, hava atmaya hevesli bir hâlde, bir müşteriye teslim tarihinin çocuk oyuncağı olduğunu söyledim. Carol sonra beni bir kenara çekti ve kibar ama kararlı bir dille, kahve sohbetinde sevimli duyulan bir şeyin, hizmetiniz için para ödeyen birine yazılan e-postada özensiz duyulabileceğini anlattı.
Selin: Idioms carry a register as well as a meaning. 'At the end of the day' is perfectly natural in conversation, yet it would raise eyebrows in a legal document, where 'ultimately' does the same job without the chatty overtones.
Deyimlerin bir anlamı olduğu kadar bir üslup düzeyi de vardır. “At the end of the day” konuşmada son derece doğaldır; oysa bir hukuk metninde kaşları kaldırır, orada “ultimately” aynı işi sohbet havası taşımadan görür.
Selin: Their form, too, is far less flexible than learners expect. You can spill the beans, but you cannot spill the peas, and if you let the cat out of the bag, no native speaker will accept that you let the dog out of it.
Biçimleri de öğrencilerin sandığından çok daha katıdır. “Spill the beans” diyebilirsiniz ama “spill the peas” diyemezsiniz; “let the cat out of the bag” dediğinizde de hiçbir anadili konuşucusu çantadan köpeği çıkardığınızı kabul etmez.
Selin: Tense and person are free to change, of course: I broke the ice, she has broken the ice, they will break the ice. It is the words themselves that are frozen in place.
Zaman ve kişi elbette değişebilir: buzları ben kırdım, o kırdı, onlar kıracak. Yerinde donup kalan, sözcüklerin kendisidir.
Selin: Turkish speakers have a hidden advantage here. Many English idioms have near-twins in Turkish: we, too, break the ice, find ourselves in the same boat, and add fuel to the fire.
Türkçe konuşanların burada gizli bir avantajı var. Birçok İngilizce deyimin Türkçede neredeyse ikizi bulunur: biz de buzları kırarız, kendimizi aynı gemide buluruz, yangına benzin dökeriz.
Selin: The danger lies in the near-twins that are not quite twins. When I was furious one day, I told a colleague that my top had jumped, a word-for-word rendering of a Turkish expression (tepem attı). He looked puzzled until I rephrased it: I had hit the roof.
Tehlike, tam ikiz olmayan bu “neredeyse ikizlerde” yatıyor. Bir gün çok öfkelendiğimde bir iş arkadaşıma “tepem attı”nın kelimesi kelimesine çevirisiyle “my top had jumped” dedim. Ben ifadeyi değiştirip “I had hit the roof” diyene kadar şaşkın şaşkın baktı.
Selin: Equally treacherous are the expressions that exist in Turkish but have no English equivalent at all. There is simply no idiomatic way to offer the Turkish compliment (eline sağlık) to a friend who has cooked for you; 'This is delicious, thank you so much' has to carry the weight.
Türkçede olup İngilizcede hiç karşılığı olmayan ifadeler de en az o kadar tehlikelidir. Size yemek yapan bir arkadaşa “eline sağlık” demenin deyimsel bir yolu yoktur; yükü “This is delicious, thank you so much” taşımak zorundadır.
Selin: Three years on, I no longer collect idioms like rare stamps. Instead, I listen for them in context, note who uses them and where, and use them sparingly, the way a good cook uses salt.
Üç yıl sonra deyimleri artık nadir pul toplar gibi biriktirmiyorum. Onun yerine onları bağlam içinde duymaya çalışıyor, kimin nerede kullandığını not ediyor ve iyi bir aşçının tuzu kullandığı gibi, ölçülü kullanıyorum.
Selin: The bottom line, as Carol would say, is this: an idiom used well makes you sound at home in a language, while an idiom used badly makes you sound like a tourist with a phrasebook. Learning the difference is what mastery really means.
Carol'ın deyişiyle işin özü şu: Yerinde kullanılan bir deyim sizi o dilde evinizdeymişsiniz gibi gösterir; yersiz kullanılan bir deyim ise elinde konuşma kılavuzuyla dolaşan bir turist gibi. Ustalık, aradaki farkı öğrenmektir.
Dilbilgisi
Deyim nedir? Parçalardan çıkmayan anlam
Bir deyim (idiom), anlamı içindeki sözcüklerin anlamlarının toplamından çıkarılamayan kalıplaşmış bir söz öbeğidir. spill the beans sözcük sözcük “fasulyeleri dökmek” demektir ama anlamı “sırrı açığa vurmak”tır; tıpkı Türkçede “baklayı ağzından çıkarmak”ın bakla ile ilgisi olmaması gibi. C2 düzeyinde amaç, deyimleri tanımak kadar, ne zaman ve nasıl kullanılacaklarını da bilmektir.
| İngilizce | Tür | Saydamlık | Türkçe |
|---|---|---|---|
| break the ice | deyim | saydam (imgeden tahmin edilir) | buzları kırmak |
| throw in the towel | deyim | yarı saydam (boksu bilmek gerekir) | pes etmek |
| spill the beans | deyim | kapalı (tahmin edilemez) | baklayı ağzından çıkarmak |
| take part in | phrasal / kalıp | saydam | katılmak |
| strong coffee | sözcük birlikteliği (collocation) | saydam; deyim değil | sert kahve |
| Every cloud has a silver lining. | atasözü (proverb) | tam cümle | Her işte bir hayır vardır. |
Deyimi atasözünden ve sözcük birlikteliğinden ayırmak önemlidir. Atasözü (proverb) bir öğüt ya da genel doğru bildiren tam cümledir. Sözcük birlikteliği (collocation) ise anlamı saydam, ama sözcük seçimi alışkanlıkla belirlenmiş birlikteliktir (strong coffee, make a mistake); bunu bir sonraki ünitede ayrıntılı göreceğiz.
- Don't spill the beans about the party; it's a surprise. — Parti hakkında baklayı ağzından çıkarma; sürpriz olacak.
- After three failed attempts, he threw in the towel. — Üç başarısız denemeden sonra havlu attı.
- She told a funny story to break the ice. — Buzları kırmak için komik bir hikâye anlattı.
💡 Okurken bir ifade mantıksız görünüyorsa (It's raining cats and dogs.) ya da bağlamla imge uyuşmuyorsa (ofiste learn the ropes), büyük olasılıkla bir deyimle karşı karşıyasınızdır. Sözlükte deyimler genellikle ana sözcüğün (çoğu kez isim) maddesinde verilir: spill the beans → bean maddesi.
⚠️ Türklerin tipik hatası: deyimi sözcük sözcük çevirip anlamaya çalışmak ya da bir Türkçe deyimi kelimesi kelimesine İngilizceye aktarmak. “Ağzı kulaklarında” → His mouth is at his ears. ✗ Doğrusu: He's grinning from ear to ear. ✓ (imge benzer, sözcükler farklı). “Ayağını denk al” → Take your foot balanced. ✗ → Watch your step. ✓
Sabit ve esnek: deyimde neler değişebilir?
Deyimlerin bir kısmı donmuştur: sözcükler, artikeller, tekil/çoğul biçim değiştirilemez. Ama cümle içinde fiil zaman ve kişiye göre çekimlenir, iyelik sözcüğü (one's, someone's) gerçek kişiye göre değişir. Türkçede de “kafayı yemek”i “kafayı yedim / yemiş” diye çekimleriz ama “başı yemek” diyemeyiz; ilke aynıdır.
| İngilizce (sözlük biçimi) | Değişebilen | Değişemeyen | Örnek |
|---|---|---|---|
| break the ice | zaman, kişi | the ice (a ice, the ices ✗) | They broke the ice quickly. |
| pull someone's leg | iyelik (my, his…) | leg (legs ✗, arm ✗) | You're pulling my leg! |
| show sb the ropes | nesne, zaman | the ropes (the rope ✗) | Carol showed me the ropes. |
| spill the beans | zaman, kişi | beans (peas ✗, the bean ✗) | Who spilled the beans? |
| let the cat out of the bag | zaman; sonuç: the cat is out of the bag | cat, bag | The cat is out of the bag now. |
| kick the bucket | zaman | edilgen yapılamaz | The bucket was kicked ✗ |
Bazı deyimler sınırlı ölçüde edilgen ya da isim biçimi alabilir: The ice was finally broken when… (seyrek ama mümkün), an icebreaker. Ama kick the bucket (ölmek, çok gündelik) gibi kapalı deyimler edilgen yapılırsa deyimsel anlam kaybolur ve cümle gerçek bir kovaya tekme anlamına gelir.
- I'm sure she's pulling your leg. — Eminim sana şaka yapıyor.
- It was Murat who let the cat out of the bag. — Ağzından kaçıran Murat'tı.
- Now that the cat is out of the bag, we might as well tell everyone. — Madem iş ortaya çıktı, herkese söylesek iyi olur.
💡 Yeni bir deyim öğrenirken onu gerçek bir örnek cümleyle birlikte not edin. Sözlük biçimindeki one's / someone's gibi yer tutucuların cümlede my, your, his olduğunu unutmayın: out of one's depth → I'm out of my depth.
⚠️ Türklerin tipik hatası: deyimi “zenginleştirmek” ya da Türkçedeki gibi çoğul/tekil uyarlamak. He spilled the bean. ✗ They are in the same boats. ✗ (Türkçede “hepimiz aynı gemideyiz” tekil; İngilizcede de tekil kalır) → They are in the same boat. ✓ Bir de iyelik yer tutucusunu olduğu gibi bırakmak: I was out of one's depth. ✗ → I was out of my depth. ✓
Kökenler: denizcilik, spor, tiyatro, ticaret
İngilizcenin deyim hazinesinin büyük bölümü, bir zamanlar gündelik hayatın merkezinde olan alanlardan gelir. Kökeni bilmek anlamı imgeye bağlar ve hatırlamayı kolaylaştırır. Aşağıdaki kökenler sözlüklerde genel kabul gören açıklamalardır.
| İngilizce | Kaynak alan | İmge | Türkçe anlam |
|---|---|---|---|
| learn the ropes | denizcilik | yelkenlideki halatları öğrenmek | işin inceliklerini öğrenmek |
| by and large | denizcilik | rüzgâra karşı ve rüzgârla seyretmek | genel olarak, aşağı yukarı |
| throw in the towel | boks | ringe havlu atmak | pes etmek |
| saved by the bell | boks | raundu bitiren zil | son anda kurtulmak |
| a ballpark figure | beyzbol | sahanın içine düşen top | kabaca bir rakam |
| the ball is in your court | tenis | top karşı sahada | sıra sende |
| jump the gun | atletizm | start tabancasından önce koşmak | acele etmek, erken davranmak |
| steal someone's thunder | tiyatro | sahne efekti olarak gök gürültüsü | birinin parlayacağı anı kapmak |
| the bottom line | ticaret, muhasebe | mali tablonun son satırı | işin özü |
- By and large, the conference was a success. — Genel olarak konferans başarılıydı.
- Let's not jump the gun; we haven't seen the final results yet. — Acele etmeyelim; nihai sonuçları henüz görmedik.
- I've made my offer. The ball is in your court now. — Teklifimi yaptım. Artık top sende.
💡 Köken hikâyelerine temkinle yaklaşın. Metinde Selin'in dediği gibi, bir açıklama ne kadar çarpıcıysa o kadar şüpheli olabilir. Güvenilir sözlükler kökeni belirsiz deyimlerde origin uncertain ya da probably from… diye not düşer; siz de yazarken is said to come from, is thought to derive from gibi temkinli ifadeler kullanın.
⚠️ Türklerin tipik hatası: internette dolaşan dramatik köken hikâyelerini doğru sanıp sunumda ya da yazıda kesin bilgi gibi aktarmak. Saved by the bell comes from people buried alive. ✗ (yaygın bir uydurma) → The phrase almost certainly comes from boxing. ✓ Köken bilinmiyorsa uydurmayın: Its origin is uncertain. ✓
Türkçe ile karşılaştırma: ikizler, yarı ikizler, karşılıksızlar
Türkçe konuşan öğrencinin elinde büyük bir sermaye var: iki dil aynı insan deneyiminden beslendiği için birçok deyim aynı imgeyi kullanır. Ama asıl tuzak, imgesi benzeyen ya da hiç karşılığı olmayan ifadelerdir. Deyimleri üç gruba ayırarak çalışın.
| İngilizce | Grup | Türkçe | Dikkat |
|---|---|---|---|
| break the ice | ikiz | buzları kırmak | birebir kullanılabilir |
| be in the same boat | ikiz | aynı gemide olmak | İngilizcede boat (tekne) |
| add fuel to the fire | ikiz | yangına benzin/körükle gitmek | fuel = yakıt |
| throw in the towel | ikiz | havlu atmak | throw IN, sadece throw değil |
| hit the roof | yarı ikiz | tepesi atmak | my top jumped ✗ |
| cost an arm and a leg | yarı ikiz | ateş pahası | farklı imge |
| It's raining cats and dogs. | yarı ikiz | bardaktan boşanırcasına yağıyor | farklı imge |
| (no idiom) This is delicious, thank you! | karşılıksız | eline sağlık | açıklayıcı cümle kurun |
| (no idiom) Enjoy your new home! | karşılıksız | güle güle oturun | açıklayıcı cümle kurun |
- When he saw the bill, he hit the roof. — Faturayı görünce tepesi attı.
- A week in that hotel costs an arm and a leg. — O otelde bir hafta ateş pahası.
- That was a wonderful meal. Thank you so much for cooking! — Harika bir yemekti. Eline sağlık!
💡 Türkçe bir deyimi İngilizceye çevirmeden önce kendinize sorun: “Bu imge İngilizcede var mı?” Emin değilseniz, deyimi anlamıyla çevirin (I was furious.); düz ama doğru bir cümle, yanlış bir deyimden her zaman iyidir.
⚠️ Türklerin tipik hatası: kalıplaşmış Türkçe nezaket sözlerini birebir çevirmek. “Eline sağlık” → Health to your hand. ✗ “Kolay gelsin” → May it come easy. ✗ “Geçmiş olsun” → Let it be passed. ✗ Bunların karşılığı duruma göre kurulan cümlelerdir: This is delicious, thank you! ✓ Good luck with the work! / Don't work too hard! ✓ I hope you feel better soon. / Get well soon! ✓
Bağlam ve üslup: deyim ne zaman uygun?
Her deyimin bir üslup düzeyi (register) vardır. Çoğu deyim gündelik ya da yarı resmî konuşmaya aittir; hukuk, akademik ve resmî yazışmada ise ya hiç kullanılmaz ya da çok ölçülü kullanılır. Bazı deyimler (özellikle spor ve ticaret kökenliler) iş dilinde kalıplaşmış ve nötrleşmiştir.
| İngilizce (deyim) | Uygun ortam | Resmî/akademik karşılık | Türkçe |
|---|---|---|---|
| a piece of cake | arkadaş arası | straightforward, simple | çok kolay |
| at the end of the day | konuşma | ultimately, in the final analysis | sonuçta |
| the bottom line | iş toplantısı | the key point, essentially | işin özü |
| touch base | iş e-postası (yarı resmî) | be in contact, follow up | görüşmek, haberleşmek |
| a ballpark figure | iş dili (nötr) | an approximate figure, an estimate | yaklaşık rakam |
| by and large | nötr; yazıda da olur | on the whole, generally | genel olarak |
| throw in the towel | gazete, konuşma | give up, abandon (an attempt) | pes etmek |
- Could you give me a ballpark figure for the project? — Proje için kabaca bir rakam verebilir misiniz?
- Ultimately, the decision rests with the board. — Nihayetinde karar yönetim kuruluna aittir. (resmî)
- The findings are, on the whole, consistent with earlier studies. — Bulgular genel olarak önceki çalışmalarla uyumludur. (akademik)
💡 Deyimleri tuz gibi kullanın: bir paragrafta bir tane doğal ve etkilidir; üç dört tane art arda gelirse metin yapay ve klişe dolu görünür. Anadili konuşucuları da çok kullanılan deyimleri (at the end of the day, think outside the box) klişe sayıp alay konusu edebilir.
⚠️ Türklerin tipik hatası: YDS, akademik makale ya da resmî dilekçede “zengin İngilizce” göstermek için deyim kullanmak. The results were a piece of cake to analyze. ✗ (akademik metin) → The results were straightforward to analyze. ✓ At the end of the day, the hypothesis was confirmed. ✗ → Ultimately, the hypothesis was confirmed. ✓
Yanlış duyulan ve karıştırılan deyimler
Deyimler çoğu zaman kulaktan öğrenildiği için anadili konuşucuları bile bazen yanlış duyar ve yanlış yazar. Bu türden kulak hatalarına İngilizcede eggcorn denir. Bir de iki deyimi birbirine karıştırmak (mixed idiom) vardır. Yazılı metinde bunlar dikkatli okurun gözünden kaçmaz.
| İngilizce (doğru) | Sık görülen yanlış | Türkçe |
|---|---|---|
| for all intents and purposes | for all intensive purposes ✗ | fiilen, pratikte |
| nip it in the bud | nip it in the butt ✗ | daha başlamadan önlemek |
| I couldn't care less. | I could care less. (AmE gündelik; tartışmalı) | Umurumda bile değil. |
| a whole new ball game | a whole new ball park ✗ | bambaşka bir durum |
| toe the line | tow the line ✗ | kurallara uymak |
| We'll cross that bridge when we come to it. | We'll burn that bridge when we come to it. ✗ (karışık) | O köprüye gelince düşünürüz. |
- For all intents and purposes, the project is finished. — Fiilen proje bitmiştir.
- We need to nip this problem in the bud. — Bu sorunu daha başlamadan önlememiz gerek.
- Honestly, I couldn't care less what they think. — Açıkçası ne düşündükleri umurumda bile değil.
💡 Emin olmadığınız bir deyimi yazmadan önce sözlükte tam biçimine bakın. I couldn't care less her ortamda güvenlidir; I could care less Amerikan konuşma dilinde aynı anlamda duyulsa da birçok okur tarafından hata sayılır.
⚠️ Türklerin tipik hatası: deyimin bir sözcüğünü benzer sesli ya da eş anlamlı bir sözcükle değiştirmek. It costs an arm and a foot. ✗ Stop beating around the tree. ✗ Break a legi (sahneye çıkacak birine “şeytanın bacağını kır”) Break your leg ✗ diye söylemek. Deyimde eş anlamlı yoktur: an arm and a leg ✓ beating around the bush ✓ Break a leg! ✓
Kelimeler
- idiom
İ-di-ım
deyim - be out of one's depth
boyunu aşan bir işe girişmiş olmak, bir konuda yetersiz kalmak - hit the ground running
bir işe hiç vakit kaybetmeden, tam hızla başlamak - a ballpark figure
kabaca bir rakam, yaklaşık tahmin - learn the ropes
işin inceliklerini öğrenmek, işi öğrenmek - touch base (with sb)
(biriyle) kısaca görüşmek, haberleşmek, nabız yoklamak - throw in the towel
pes etmek, havlu atmak - saved by the bell
son anda kurtulmak (zil sayesinde) - steal someone's thunder
birinin yapacağı etkiyi önceden kapmak, birinin parlayacağı anı elinden almak - popular etymology
e-tı-MA-lı-ci
halk etimolojisi, uydurma köken açıklaması - a case in point
tam yerinde bir örnek, konuya uygun örnek - a piece of cake
çocuk oyuncağı, çok kolay iş - take sb aside
birini bir kenara çekmek (özel konuşmak için) - raise eyebrows
şaşkınlık/hoşnutsuzluk uyandırmak, kaş kaldırtmak - at the end of the day
sonuçta, nihayetinde, günün sonunda - spill the beans
baklayı ağzından çıkarmak, sırrı açığa vurmak - let the cat out of the bag
ağzından kaçırmak, sırrı (istemeden) açığa çıkarmak - break the ice
buzları kırmak, ilk gerginliği gidermek - be in the same boat
aynı gemide olmak, aynı durumu paylaşmak - add fuel to the fire
yangına benzin dökmek, körüklemek - hit the roof
tepesi atmak, küplere binmek - the bottom line
işin özü, son tahlilde önemli olan; (muhasebede) net sonuç - the ball is in your court
top sende, sıra sende (karar sana kaldı) - pull someone's leg
birine şaka yapmak, işletmek - cost an arm and a leg
ateş pahası olmak, dudak uçuklatacak kadar pahalı olmak - a blessing in disguise
ilk başta kötü görünen ama sonunda hayırlı çıkan şey; “her işte bir hayır vardır” - beat around the bush
lafı dolandırmak, sadede gelmemek - once in a blue moon
kırk yılda bir, çok nadiren - bewildering
bi-WİL-dı-ring
akıl karıştırıcı, şaşırtıcı derecede karmaşık - treacherous
TREÇ-ı-rıs
tehlikeli, aldatıcı; hain - sparingly
SPER-ing-li
ölçülü, idareli, az az - overtones
çağrışım, ima edilen ton, alt anlam